YANDAŞ YENİ AKİT GAZETESİ /// Ersoy Dede’den çok konuşulacak Muhsin Yazıcıoğlu yazısı


Yeni Akit yazarı Ersoy Dede bugün bomba bir yazıyla Fetullah Gülen’in 3 yıl evvel Muhsin Yazıcıoğlu hakkında ettiği sözleri gündeme getirdi.

Yazıcıoğlu’nun bir “paralel suikast” ile öldürülmüş olabileceğine dair soru işaretleri taşıyan yazısında, Fethullah Gülen’in konuşmalarının yayınlandığı herkül.org internet sitesinde yer alan sözlerin altını çizdi. işte Dede’nin "Muhsin Başkan’ın Tarlayı Kim Sürdü?" başlıklı o yazısı:

"Hrant Dink cinayeti ve Malatya Misyoner cinayetleri sonrası ortaya çıkan BBP bağlantıları için, merhum Muhsin Yazıcıoğlu, bizzat benim programımda (sonra başka yerlerde defalarca söyledi) ‘’bizim tarlayı başkaları sürmüş meğer’’ dedi.. Ve benim çok net bir şekilde bildiğim, merhum Yazıcıoğlu’nun, tarlayı kimlerin sürdüğü konusunda da derin bir çalışma başlattığıydı… O vakit devam eden Ergenekon davalarını da göz önünde bulundurduğumuzda, BBP’nin tarlalarının kim tarafından sürüldüğü konusundaki rivayet muhtelifti.. Kendini BBP’li olarak tanıtan biri Jandarma muhbiri diğeri polis muhbiri çıkabiliyordu.. Bir tarla vardı ortada kuşkusuz ama kimin sürdüğü meselesi net bir şekilde ortaya çıkmış değildi.. Dahası anlaşılıyor ki, bir güç, derin bir takım operasyonlar için net bir şekilde insan kaynakları merkezi olarak BBP’yi üs tutmuştu..

YAZICIOĞLU’NUN NET İTİRAZI

Yani özellikle Hrant Dink cinayetinin ardından, BBP’li Erhan Tuncel hakkında kullandığı şu sözler, Muhsin Yazıcıoğlu’nun iz üstünde olduğunun açık kanıtı gibiydi; “… Açıkça şunu söyleyeyim; Erhan Tuncel emniyete çalışan biri. Bizim içimize sokulmuş biri. Gerçek bu…” Ve Muhsin Yazıcıoğlu bu dış güçlerin iç destekli operasyonunu ifşa etmek üzereydi.. Şüpheleri belirginleşmiş ancak kanıtları kâfi olmadığından sadece şu tip sözler söylemekle yetiniyordu; ‘’Küresel düşünürüz ama ABD kapılarında, Avrupa kapılarında diz çökmeyiz. Çareyi milletimizde ararız, bu ülkede ararız. Peygamberimiz’in karikatürünü yapanların önünde yalakalık yapmayız’’.. Kime bu denli kızmıştı da böyle yakıştırmalar yapmıştı acaba?… Kim için ‘’ABD Kapılarında’’ diyordu?.. Bunu anlayacağız yakında..

Ergenekon ile ilgili olarak Muhsin Yazıcıoğlu’nun usülden itirazları vardı… Kimsenin dokunulmaz olmadığını ancak dokunmanın da belli kriterleri olması gerektiğini düşünüyordu.. Mesela diyordu ki; (5 Temmuz 2008) ‘’…Hukuk herkes için lazımdır. Bu insanlar 13 aydır tutuklu. İnsanların suçlu olup olmadıklarına mahkeme karar verir. Bir kimsenin suçu sabit olana kadar suçsuz sayılır. Biz kimseyi peşinen suçlu sayamayız…’’ Nitekim prensip sahibi bir siyasetçi olduğu için, her konuya prensipler ölçüsünde yaklaşıyordu.. Ergenekon da buna dahil.. Ve bu tavrı, Ergenekon operasyonları ile ilgili olarak destek bekleyen çevrelerce çok sert eleştiriliyordu o günlerde.. Sanki, ‘’herkes torbaya doldurulsun ve cezaevlerine tıkılsın’’ derse birileri çok mutlu olacaktı.. Neyse gel zaman git zaman, Muhsin Yazıcıoğlu’nu taşıyan helikopter düştü.. Ve o güzel insan şehid oldu..

TARTIŞILAN SOHBET

Şehadetinin üzerinden daha bir kaç gün geçmişti ki, kafaları karıştıran şu diyalog yayınlandı Fethullah Gülen’in konuşmalarının yayınlandığı herkül.org internet sitesinde;

‘’.. SORU: Adet-i ilahiye açısından, iman hizmetinin bir neferi olma liyakatini ortaya koymayanların dairenin dışına itilmeye müstahak olacakları ifade ediliyor. Bu itibarla, irtidat kavramının gönül erlerine bakan yanları var mıdır? Bir ilâhi tokatla kenara atılmamak için liyakat mutlaka şart mıdır; bu konuda, fazl-ı ilahiye ne ölçüde bel bağlanmalıdır?..’’ Soruda acaba, “iman hizmetinin liyakatini ortaya koyamayıp dairenin dışına itilen” ve “bir ilahi tokatla dışarı atılan” ifadelerinden, kim kastediliyor ki?.. Alperen dendiğinde kim kastediliyorsa ‘’bir ilahi tokatla dışarı atılan’’ da o olsa gerek.. Bunu da çok seçilmiş ifadelerle Fethullah Gülen şöyle yanıtlıyor; ‘’… Onca kin ve garez yüklü insanın her gün daha farklı bir komplo kurduğu bir dönemde, şayet gönül erleri, liyâkat peşinde koşuyorlarsa ve davaya ehil insanlar olmak için çırpınıyorlarsa, o ölçüde menfi neticelere istihkaktan uzak durmuş sayılırlar. Aksi halde, ne kadar liyâkat kaybına uğruyorlarsa, o nispette de derdest edilip bir kenara itilme istihkakıyla karşı karşıya kalmış olurlar….”

BİR PERŞEMBE AKŞAMI..

30 Mart 2009 günü yapılmış olan ve yaklaşık bir saat süren sohbeti dinleyenler, bir cümle daha naklediyorlar.. Ben aynı günkü sohbetin tam deşifre metnine ulaşamadım.. Ancak deşifre edenler bu cümleyi belirgin biçimde çıkarıp ortaya koyuyor.. Kim için söylendiği konusunda ben yorum yapacak değilim. Ama aynı başlık altında olduğu için sizinle paylaşayım; ‘’..Aldansanız bile kimseyi aldatmayın. Çünkü aldatma günahtır. Aldanırsanız böyle kurban gidersiniz. Bir Perşembe akşamı vefat edersiniz, bir Cuma günü cenazenize ulaşırlar….’’ (17 Ağustos 2011 / Oda Tv) Oda Tv’nin bu haberi tekzip edilmemiş gibi görünüyor. Ama Herkül.org bu ifadeleri tamamen çıkartmış durumda.. Yerine ise aynı başlık altında şöyle yazmışlar; ‘’… Muhsin Bey ve arkadaşları mefkureleri uğrunda koşarken çok şerefli bir ölümle ötelere yürüdüler. Bu hadisede Allah’ın muradı nedir, bilemeyiz. Kaderi değiştirmeye de gücümüz yetmeyeceğine göre, bize düşen, kimseyi suçlamadan kadere rıza göstermek ve siyasi istismarlara da meydan vermemektir…’’ Buyurun şimdi buradan devam edelim tartışmaya.. Kalın sağlıcakla.." Ersoy Dede- Y. Akit

Reklamlar

CEMAAT & AKP SAVAŞLARI /// AHMET ERİMHAN : Hukuk Devletinin trajik sonu


Adını koyalım Hükümet ile Cemaat arasında yaşanan kavga bin yıllık mukaddesatımız, halka hizmet, ululazim bir ilke veya bir insanlık ideali adına yapılmıyor. En basit hali ile rantı paylaşamama veya Amerika’nın tetiklediği kaba bir güç kavgası diyebiliriz!

Taraflar bu kavgaya hangi kutsiyeti giydirmeye çalışırsa çalışsınlar tablo nettir:

Fetullah Gülen ve Tayyip Erdoğan’ın her türlü değerden uzak, şahsi güç kavgalarını izliyoruz!

İkinci husus şu;

Bizim olmayan bu kavga geldiği nokta itibarı ile toplumu hukuk emniyetinden kopardı, ülkeyi Afrika’nın yamyam standartlarının gerisine taşıdı!

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz:

Hukuk devleti ölmüştür! Yerine hukuktan değil, kanundan beslenen bir Tayyip devleti kurulmuştur!

Şayet Rıza Zerrablar, şayet Bakan çocukları 70 günde içerden çıkabiliyorsa bunun tek bir sebebi vardır:

Yeni Tayyip Devleti hükmünü icra etmeye başlamıştır ve bu kanun devletinde hırsızlık suç olmaktan çıkarılmıştır!

Ben bakan ve çocuklarının hırsızlık ve arsızlık dosyalarını okumuş birisi olarak söylüyorum, şayet o delillere rağmen bu insanlar 70 günde dışarı çıkabiliyorlarsa, bu ülkede hukuk adına söylenecek tek söz kalmamıştır!

Telefon kayıtlarında öyle ifadeler, fiziki takiplerde öyle fotoğraflar var ki ağzınız açık kalır! Her şey alenen, alenen ortada!

Çocuklar çaldılar ve babaları ile paylaştılar, Başbakan ile paylaştılar haydi dahasını söyleyelim, Fetullah Gülen ile paylaştılar!

Bunlar elbirliği ile, Fetullah’ı ile Erdoğan’ı ile bir hırsızlık düzeni kurdular!

Çocuklar, yani hırsızlar bu düzenin en masum olanları!

Onlar Babaları ne dedi ise, Hocaefendi hizmet için ne istedi ise onu yaptılar, onu verdiler!

Üçüncü husus şu;

Tayyip düzeninde hırsızlık, devlet imkanları ile rant üreterek iş adamına çıkar sağlamak, Hizmet’e pay etmek ve bundan yüzde almak, bu düzeni Başbakan’ın onayı ile kurmak ve onlara bu haramdan hisselerini vermek sorun olmaktan çıkarılmıştır!

Şimdi bunlar pisliklerini örtebilmek adına bir kanun düzeni kurguluyorlar!

Objektif hukuk değil, hâkimi kendilerinin atadığı, hâkim ile aralarında bir işçi-işveren ilişkisi kurdukları düzenin peşindeler!

Aslında bu düzeni Fetullah Gülen’den öğrendiler!

Fetullah Gülen, her adliyeye bir paralel hâkim, paralel bir savcı ağbi atamıştı. Gerçek mahkemeyi bu paraleller, kapalı kapılar ardında yapıyorlardı!

İş adamlarının davalarını bunlar hallediyorlar, sonra da hem bol sıfırlı bağışlarla yollarını buluyorlar, hem de iş adamını Cemaate bağlıyorlardı!

İşte Erdoğan, Fetullah Gülen’den öğrendiği bu düzenin peşinde!

Hâkim ve Savcılar Yüksek Kurulu’nu şahsının emrine bağlı bir üst kurul haline getiriyor!

Diyor ki; canımı sıkan hâkim ve savcıları azledin, görevden alın, başka yere tayin edin, özlük hakları ile oynayın, lojman vermeyin kısaca patronun kim olduğunu öğrensin!

Hâkime işçi muamelesi yapan zihniyete ne denilebilir ki?

Artık kuvvetler ayrılığından bahsetmek, “HSYK’nın idare’nin kontrolünde olması hukuk devleti ilkesini bitirir” demek anlamını yitirmiştir.

Düşününüz ki o HSYK’da 12 Eylül dönemi eseri olarak, Adalet Bakanı Müsteşar’ın üyeliğini büyük bir hukuk ayıbı olarak görüyorduk! Şimdi HSYK toptan ve direkt Başbakan’a bağlı bir kurum haline getirildi! Hâkimlere nerede ise AKP rozeti takma zorunluluğu getirecekler!

Dördüncü husus şu;

Hukuk devleti, insanlığın ulaşmaya çalıştığı, en az bin, iki bin yıllık çileli bir yolculuğun sonucudur.

Bunlar binlerce yıllık insanlık tecrübesini çöpe atmakta hiçbir sakınca görmüyorlar! İnsanımızı iki bin yıl öncesine taşıyarak, bir keyfi düzen, barbar, lâ yüsel, diktatörün iki dudağının arasından çıkacak lafa bakılan bir vahşi düzen kuruyorlar!

Bu 2, 3, 4, 5. sınıf bir hukuk değil, yok hükmünde bir kanun düzenidir! Başbakan bize bunu layık görüyor!

Son husus şu:

Peki, biz ne yapacağız?

Bizi ya Fetullah’a ya Tayyip’e mahkum eden bu çarkı kıracağız!

Kırmak zorundayız!

Çünkü inanın ikisi de aynı yol ve yöntemin çocukları!

İkisi de ya nefislerine ya Amerika’ya hizmet ediyorlar!

Bunlara kanunlarınızı da, dinlemelerinizi de, pisliklerinizi de, düzenlerinizi de, din anlayışlarınızı da alın gidin demenin zamanı!

Erdoğan’ı eski ortağının yanına, Pensilvanya’ya göndermenin zamanı!

Bu Cemaati gördük, bu Hükümeti tanıdık!

Şimdi adalete, hukuk emniyetine, sosyal eşitliğe, refaha, hakiki barışa, birinci sınıf ülke vatandaşı olmaya, mahkemelerimize güvenmeye ihtiyacımız var!

Bize bunu sağlayacak bir düzen kurmak zorundayız!

Gözlerimiz varsa görür, kulaklarımız varsa işitir ve yüreklerimiz varsa hisseder!

FETULLAH CEMAATİ DOSYASI /// Hukukçulardan sert eleştiri : Paralel iktidar çetesi


Balyoz ve Ergenekon davalarında sanık avukatlarından Celal Ülgen, “Başbakan’ın paralel devlet dediği cemaatten farklı bir çeteleşme daha var. Devlet içinde örgütlenmiş bir cemaat ve bu cemaate paralel olarak örgütlenen bir iktidar çetesi var” dedi.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile eski Adalet Bakanı Sadullah Ergin arasında geçtiği iddiasıyla yayımlanan ses kayıtları “iktidarın yargı üzerindeki baskı” tartışmaları bir kez daha gündeme geldi. Balyoz ve Ergenekon davalarında sanık avukatlarından Celal Ülgen, “Başbakan’ın paralel devlet dediği cemaatten farklı bir çeteleşme daha var. Devlet içinde örgütlenmiş bir cemaat ve bu cemaate paralel olarak örgütlenen bir iktidar çetesi var” dedi. Yargıçlar Sendikası Genel Sekreteri Mustafa Karadağ, Erdoğan ile Ergin’i “Alevi, münferit” nitelemelerinde bulundukları yargıçtan özür dilemeye çağırdı.

İstanbul Barosu Başkan Ümit Kocasakal “Bu iklimi AKP yarattı. Şikâyet etmeye hakları yok” dedi. Hukukçular, yargıya müdahale edildiğini ortaya çıkaran Erdoğan ve Sadullah Ergin arasındaki geçtiği iddia edilen ses kayıtlarına ilişkin Cumhuriyet’in sorularını yanıtladı. İstanbul Barosu Başkanı Doç. Dr. Ümit Kocasakal, yargıya yapılan müdahalelerin ses kayıtlarıyla ortaya çıkmadığını belirterek, “Kasede ihtiyaç olmadan, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın savcıya ‘Onunla işimiz var’ demesi, Bülent Arınç ve Hüseyin Çelik’in yargıya müdahaleleri açık ve nettir” dedi. “Eğer ses kayıtları bir mahkeme kararı ile alınmışsa bunların delil değeri vardır.

Bu dinlemeler yasal değilse o zaman bunların hukuki değeri yoktur” diyen Kocasakal, bunun siyaseten bir sonuç doğuramayacağı anlamına gelmediğini vurguladı. Kocasakal, “Ses kaydında geçen ifadeler doğruysa yargıya baskı yapıldığı, kuşatıldığı ve üzerine çullanıldığı açık ve nettir. Hukuk devleti olmaktan geçtik, kanun devleti olmaktan dahi çıktık” diye konuştu. Kocasakal, bu siyasi iklimi yaratanın AKP iktidarı olduğunun altını çizerek, “Şikâyet etme hakları yok. Başbakan Erdoğan, Sayın Deniz Baykal ile ilgili kasete ilişkin görüntülerin özel değil genel olduğunu söylemişti. Bunları söyleyen Başbakan’ın bu ses kayıtları defalarca kez geneldir” dedi.

‘Nefret suçu’

Avukat Celal Ülgen ise “Adalet Bakanı tarafından yargıcın Alevi olduğunu söylemesi fişlemedir, ama aynı zamanda nefret suçudur” diye konuştu. Ülgen değerlendirmesini şöyle sürdürdü: “Yargıcın münferit olduğunu söylemek ise ‘sistem dışı hâkim’ demek. ‘Bizim sistem içinde değil’ anlamına geliyor. Demek ki sistem içerisinde bir çete var. Bu Başbakan’ın paralel devlet dediği cemaatten farklı bir çeteleşme. Bu kayıtlardan şu sonuç çıkar: Devlet içinde örgütlenmiş bir cemaat var. Bir de bu cemaate paralel olarak örgütlenen bir iktidar çetesi var. Yargı içinde bu iki çetenin kapışması, bu kavganın ortaya çıkmasına neden oluyor.

Kimsenin kimseden daha temiz olmadığını görüyoruz.” Ergenekon, Balyoz, gibi davaları anımsatan Ülgen, “Bunlar gece kapışıp, gündüz sevişmeye devam ediyorlar. Yaptıkları bütün kirli işlerdeki ittifaklarına devam ediyorlar. Suçsuz günahsız insanlar hâlâ içeride” dedi. Yargıçlar Sendikası Genel Sekreteri Mustafa Karadağ ise yaptığı yazılı açıklamada hukuk dışı dinlemelerin “ahlaksızca bir eylem” olduğunun altını çizdi. Kayıtlarda avukatlıktan yargıçlık mesleğine alınan 2 bin yargıçtan “sisteme tranfer olarak” değerlendirildiğini anımsatan Karadağ şöyle devam etti: “Bu konuşmalar bize, siyasi iktidarın hukuku ve yargıyı sadece kendi siyasi menfaatleri doğrultusunda kullanmak istediğini ve bu amaca uygun şekilde dizayn etmeye çalıştığını anlatmaktadır. Şimdi, Erdoğan ile Ergin’i konuşmalarda adı geçen yargıçtan özür dilemeye, avukatlık mesleğinden yargıçlık mesleğine geçen ve ‘sisteme transfer edildiği’ söylenen, gelecekteki ve şu ana kadarki verdikleri bütün kararları ile tarafsızlıkları şaibeli hale gelen yargıç ve savcıları istifaya, davet ediyoruz.”

ERGENEKON DAVASI /// Fatih Hilmioğlu : Hâkimlerin vicdani kanaati olmasın


Ağır hasta olması nedeniyle tahliye edilen Fatih Hilmioğlu, ‘Cezaevlerindeki hasta tutuklulara yapılan muamele aslında taammüden cinayettir’ dedi

Ergenekon davasında 23 yıl hapis cezasına çarptırılan, ağır hasta olması nedeniyle tahliye edilen İnönü Üniversitesi eski Rektörü Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu, Adli Tıp Raporu olan bütün hasta tutukluların otomatik olarak tahliye edilmesi gerektiğini söyleyerek, “Bu yargılamalarda gördük ki mahkemeler, hâkimler vicdani kanaatlerini hep kötü kullanabilmekte. Hiç hasta tutuklular lehinde kullanmamakta” dedi.

Cumhuriyet gazetesi Ankara Temsilcisi Utku Çakırözer, Ergenekon davasında 23 yıl hapis cezasına çarptırılan, 5 yıl tutuklu kaldıktan sonra hasta olması nedeniyle tahliye edilen İnönü Üniversitesi eski Rektörü Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu ile görüştü.

Utku Çakırözer’in Cumhuriyet gazetesinin bugünkü (5 Mart 2014) nüshasında yayımlanan, “Bu yapılan cinayet” başlıklı yazısı şöyle:

‘Hayatımın üçte birini yediler’

Doktorlar sayınca 5-6 farklı sağlık sorunum, rahatsızlığım olduğunu söylüyorlar. Ama bütün bu rahatsızlıkların esas kaynağı adaletsizliktir. Cezaevine girmeden ‘Türkiye’nin sorunlarını say’ deseler, 1’den 10’a kadar ‘eğitim’ derdim. Ama şimdi birden ona kadar ‘adalet’ diyorum. Bu ülkede insanca yaşayabilmenin temeli adalet. Tutuklandığımda 55 yaşındaydım. Türkiye’de ortalama insan ömrü 70’tir. Yani hayatımın kalan 15 yılının 5’ini yediler. Hayatımın üçte birini elimden aldılar.

Giderek kötüleşen sağlık durumu nedeniyle Anayasa Mahkemesi kararıyla tahliye edilen Ergenekon tutuklusu eski İnönü Üniversitesi Rektörü Prof. Fatih Hilmioğlu yaklaşık 10 gündür Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi’nde tedavi görüyor. Hilmioğlu ile hastanenin 6. katındaki odasında, doktorların muayenesi ile her gün yapmak zorunda olduğu fizik tedavi programı arasında görüşme fırsatı yakaladık.

Tedavi dışındaki zamanlarını gazete ve kitap okuyarak geçiren Hilmioğlu’nun en duyarlı olduğu konu, içerideki hasta tutuklu ve hükümlüler. 5 yıla yaklaşan tutukluluk deneyiminden yola çıkarak bazı tespit ve önerilerde bulunuyor:

‘2 bin kişi öldü…’

Cezaevlerindeki hasta tutuklulara yapılan muamele aslında taammüden cinayettir. Bakın son 11 yılda 2 bin küsur kişi cezaevlerinde ölmüş. Bu mesele artık Türkiye’nin önemli bir sağlık sorunu haline gelmiş. Meselenin bu kadar kronikleşmesinin iki boyutu var:

1. Üniversite hastanelerinin raporları Adli Tıp Kurumu tarafından dikkate alınmıyor. Ben üç kez heyet raporu götürdüm. Daha Ağustos 2009’daki ilk raporda “Tutukluluğun devamı halinde kesin tehlike teşkil eder” diyordu.

Adli Tıp 3. İhtisas Dairesi’nin bu rapora karşı yazdığı rapor, “Görüntüleme bulguları ileri evre karaciğer hastalığını düşündürtmekte” demesine rağmen “Cezaevine gitsin” sonucuyla bitiyordu. Aynı yıl ikinci raporu, 2011’de üçüncü raporu aldık Cerrahpaşa’dan. Sonuç değişmedi. Bir devlet kendi üniversitesinin hastanesinin heyet raporuna nasıl güvenmez?

2. Bu kadar taraflı olan Adli Tıp Kurumu’nun bile “cezaevinde kalamaz” dediği isimler var. O vahim raporlara rağmen mahkemeler o hastaları tahliye etmiyor.

Şüpheden ‘hasta’ yararlanmalı

Yapılması gereken şu: Öncelikle Adli Tıp raporu olan her tutuklu otomatik tahliye edilmeli. Hatta Adli Tıp Kurumu raporundaki heyette tek hekim bile “Bu kişi içeride duramaz” dese, o görüş tutuklu hastanın lehine kullanılmalıdır. Şüpheden hasta tutuklu yararlanmalıdır. Ayrıca üniversite hastanelerinden alınan raporlar da yine otomatik tahliye getirmelidir.

Hâkimin vicdani kanaati ‘sıfırlanmalı’

Mahkemenin yeni bir değerlendirme yaparak farklı kanaatte bulunma yetkisi olmamalı. Hâkimlerin vicdani kanaat kullanma yetkisi alabildiğince sınırlanmalı. Hatta sıfırlanmalı. Hâkimler kararlarını sadece ve sadece yazılı hukuk kuralları çerçevesinde vermeli. Belki garip gelebilir. Ama bu yargılamalarda gördük ki mahkemeler, hâkimler vicdani kanaatlerini hep kötü kullanabilmekte. Hiç hasta tutuklular lehinde kullanmamakta.

‘Hastaysa Hizbullahçı da çıkmalı’

Adli Tıp rapor veriyor. Mahkeme “Tamam da bu adam tehlikeli” diyor. Bu ne demek ya? İşte orada vicdani kanaat kullanamazsın kardeşim. PKK olsun, Hizbullah olsun, ocu olsun bucu olsun, kim olursa olsun. “İçeri düşen de insandır” diye bakacaksın. Suçu ya da hakkındaki iddia ne olursa olsun cezaevine giren adamın yaşam hakkı devletin güvencesi altında olmak zorundadır.

‘Hekimler korkuyor’

Beş yıl içinde sanırım 5 ya da 6 farklı sağlık kurumuna gitmek durumunda kaldım. Adli Tıp da dahil oralarda gördüğüm manzara şu: Meslektaşlarım korku içinde. Sindirilmişler. Mesleklerini özgürce icra edemiyorlar. İsmini vermeyeceğim bir hastanede doktordan konsültasyon için sevk istedim. “Hocam beni sürerler. 2 çocuğum var, ne yaparım?” diye dert yandı ve reddetti. Söylemelerine de gerek yok; gözlerinden, mimiklerinden bu korku okunuyor.

Bunun başlangıcı Prof. Mehmet Haberal ile ilgili rapor düzenleyen İstanbul Kardiyoloji Enstitüsü profesörlerinin tutuklanması olayıdır. O bir kırılma noktasıydı. Ondan sonra bazı hekimler sürülmekten veya açığa alınmaktan korkar hale geldiler. Gazeteciler davalar boyunca meslektaşlarına sahip çıktı.

Ancak sağlık durumum nedeniyle kamuoyunun gösterdiği genel hassasiyet dışında, ben içinden çıktığım iki büyük camiadan yeterli desteği görmediğime inanıyorum.

Birincisi tıp camiası. İkincisi akademisyenler.

‘Niyet olsa bir dakikada bırakırlar’

Profesör Hilmioğlu’yla görüşmemizde, hükümet cemaat kavgası ve bu çerçevede Başbakan ve kurmaylarının Balyoz ve Ergenekon davalarına yönelik “kumpas kuruldu” açıklamalarını ve o davalarda yargılanan isimlerin nasıl özgürlüklerine kavuşabileceğini de konuştuk:

Ergenekon ve Balyoz konusunda hükümet başından beri siyasi davranıyor. Niyet olsa bir dakikada çıkarırlardı bizi. Hâlâ da içeridekileri çıkarabilirler. Madem davaların kumpas olduğuna inanıyorlar, çözümü çok basit. Bir cümlelik kanun değişikliği yeter. Tutukluluk süresi 2 artı 1 yıldır dersiniz olur biter. Ya da özel yetkili mahkemelerin kaldırılmasından sonraki tüm kararlarını geçersiz sayacak bir yasal düzenleme yapılabilirdi. Bu sadece Ergenekon’u değil Balyoz’u da çözer.

‘17 Aralık değiştirebilir’

17 Aralık soruşturması ve sonrasındaki kavga olmasa büyük ihtimalle bu davalarda hiçbir değişiklik olmayacaktı. Ergenekon’dakiler için Balyoz’daki süreç neyse aynen o yaşanacaktı. Hukuksuzluk değişmeyecekti. Ancak 17 Aralık sonrası dengelere bakınca şimdi ‘değişebilir’ diyorum. Tabii siyasi niyet önemli. Madem ortada kumpas var. Bu kumpas sonucu oluşan mahkemelerin verdiği kararlar meşruiyetini kaybetmiş demektir. Ve doğal olarak bu kumpasa neden olan insanlarla ilgili bir hukuki sürecin de başlaması toplumun her kesiminin doğal talebidir. Hukuk devleti olmanın da gereğidir. Ama hükümet ne içeridekileri çıkarıyor ne de kumpası yapanları ortaya çıkarıyor. O zaman doğal olarak insanlar samimiyet sorgulaması yapıyor.

‘10 yıl süren darbe olur mu?’

Ergenekon iddianamesinin özü ‘askeri darbe teşebbüsü’ iddiasıdır. İddianame ve mütalaada 2003-2004 yılları arasında darbe teşebbüsü olduğu söylenmesine rağmen bu davada 10 yıllık bir zaman süreci sorgulandı. 2009 yılındaki meseleler bile dava konusu. Siz hiç 10 yıl süren ‘darbe teşebbüsü’ gördünüz mü? En fazla 1 gün, 1 hafta hadi bilemedin 1 ay olur. İnsanın aklıyla alay ediyorlar.

‘Kolumuz kanadımız kırık’

Hilmioğlu ailesi beş yıl içinde çok büyük acılar yaşadı. Bunların en üzücüsü 2012 yılında küçük oğulları Emir’i kaybetmek oldu. Ne Fatih Hoca ne de eşi Nurhan Hilmioğlu bu kayıp üzerine konuşmak istiyor. Prof. Hilmioğlu sadece şu kadarını söylemekle yetiniyor:

Bizi asıl çökerten evladımızı kaybetmek oldu. O varken, ‘Nasılsa bu günler geçecek’ diye teselli buluyorduk. Onu kaybedince hayat çok zor hale geldi. Ailecek kolumuz, kanadımız kırık. Emir’in acısının tarifi mümkün değil. Allah kimseye yaşatmasın. Aile olarak gerçekten çok zor günler yaşadık, yaşıyoruz. Ne yapacağız ki? Birbirimize destek olarak, acımızı da içimizde yaşatarak devam edeceğiz. Benim için özgürlük eşimin ve hayatta kalan diğer oğlumuz Arman’ın yanında olmak demek artık…

Cezaevinden Batı’ya ‘Atatürk’ fırçası

Prof. Hilmioğlu’nun da aralarında bulunduğu Ergenekon, Balyoz ve KCK davalarından tutuklu bulunan akademisyenlerin özgürlüklerine kavuşması için Avrupa ve ABD’de kampanya başlatılmıştı. Bu çerçevede Nobel ödüllü akademisyenlerin de aralarında bulunduğu Amerikalı ve Alman bilim insanları Hilmioğlu’nu Silivri’de ziyaret etmişti. Hilmioğlu o ziyarette Batı’ya verdiği mesajları da ilk kez açıkladı: Silivri’de üç buçuk saat görüştüğümde hiç lafımı esirgemeden şunları söyledim: “Biz aydınların burada bulunmamızın sorumlusu sizlersiniz. Avrupa ve Amerikalıların temel sorunu, 50 yıldır Atatürkçü düşüncenin önemini anlayacak devlet adamı yetiştirmemiş olmaktır. Atatürkçü düşüncenin sadece Türkiye veya bölgemizde değil tüm dünyada barış için en önemli yol olduğunu göremediniz. Laikliğin bu dünyaya barış ve huzur getirecek en önemli unsur olduğunu, bunun da Atatürk’ün devrimlerinin omurgası olduğunu göremediniz. 10 yıl boyunca demokrasi adına bu iktidarı desteklediniz ve sonunda bir diktatör yarattınız. Ne kadar övünseniz azdır kendinizle!"

Obama knew CIA secretly monitored intelligence committee, senator claims


Barack Obama. Udall wants the president to help declassify the 6,300-page inquiry by the committee into CIA torture. Photograph: Charles Dharapak/AP

A leading US senator has said that President Obama knew of an “unprecedented action” taken by the CIA against the Senate intelligence committee, which has apparently prompted an inspector general’s inquiry at Langley.

The subtle reference in a Tuesday letter from Senator Mark Udall to Obama, seeking to enlist the president’s help in declassifying a 6,300-page inquiry by the committee into torture carried out by CIA interrogators after 9/11, threatens to plunge the White House into a battle between the agency and its Senate overseers.

McClatchy and the New York Times reported Wednesday that the CIA had secretly monitored computers used by committee staffers preparing the inquiry report, which is said to be scathing not only about the brutality and ineffectiveness of the agency’s interrogation techniques but deception by the CIA to Congress and policymakers about it. The CIA sharply disputes the committee’s findings.

Udall, a Colorado Democrat and one of the CIA’s leading pursuers on the committee, appeared to reference that surreptitious spying on Congress, which Udall said undermined democratic principles.

“As you are aware, the CIA has recently taken unprecedented action against the committee in relation to the internal CIA review and I find these actions to be incredibly troubling for the Committee’s oversight powers and for our democracy,” Udall wrote to Obama on Tuesday.

Independent observers were unaware of a precedent for the CIA spying on the congressional committees established in the 1970s to check abuses by the intelligence agencies.

“In the worst case, it would be a subversion of independent oversight, and a violation of separation of powers,” said Steven Aftergood, an intelligence analyst at the Federation of American Scientists. “It’s potentially very serious.”

The White House declined to comment, but National Security Council spokeswoman Caitlin Hayden said Obama supported making the major findings of the torture report public.

“For some time, the White House has made clear to the chairman of the Senate Select Committee on Intelligence that a summary of the findings and conclusions of the final report should be declassified, with any appropriate redactions necessary to protect national security,” Hayden said.

McClatchy reported that the CIA inspector general has made a criminal referral to the Justice Department, a threshold procedure for opening a criminal investigation.

Neither the CIA nor the Justice Department would comment for this story.

In 2012, the Justice Department closed an inquiry into prosecuting low-level CIA practitioners of torture without bringing any charges. But the prospect of the agency spying on its Senate overseers who prepared their own inquiry potentially places the agency right back into the legal morass it has labored for years to avoid.

In February, the CIA confirmed to the Guardian that it is subject to the Federal Computer Fraud and Abuse Act, which makes it a crime to access government computer networks without authorization. The issue arose after Udall’s partner on the committee, Oregon Democrat Ron Wyden, asked CIA Director John Brennan at a January hearing, without elaboration, if the statute applied.

Overshadowed by the CIA inspector general’s inquiry is the future of the report itself.

The committee is pushing for a declassification that the Justice Department, in a letter responding to a lawsuit by journalist Jason Leopold, said is a decision that rests with the committee itself.

But the president of the United States possesses wide latitude to order the report released, as the White House says it supports. “The classification system is based on executive order, not on statute, and the president has absolute authority to declassify executive branch records at will,” said Aftergood.

“In this case, he could order declassification of the Senate intelligence committee report today.”

MK ULTRA PROJECTS /// VİDEO : Gang Stalking of Dr. Pozner (Great Advice for Targeted Individuals)


VİDEO LİNK :

ERGENEKON DAVASI : Nedim Şener, Öz hakkındaki şikayeti için ifade verdi


Gazeteci Nedim Şener, eski Ergenekon savcısı Zekeriya Öz hakkında HSYK’ya yaptığı şikayet üzerine başlatılan inceleme kapsamında ifade verdi. Şener, hem görevi ihmalden hem de yasadışı delil elde etmek yönünden şikayetçi olduğunu…

Gazeteci Nedim Şener, eski Ergenekon savcısı Zekeriya Öz hakkında HSYK’ya yaptığı şikayet üzerine başlatılan inceleme kapsamında ifade verdi. Şener, hem görevi ihmalden hem de yasadışı delil elde etmek yönünden şikayetçi olduğunu söyledi.

İstanbul Adalet Sarayı’na gelen Şener, savcıya müşteki olarak ifade verdi. İfadesinin ardından açıklama yapan Şener, Zekeriya Öz hakkında daha önce HSYK’ya şikayette bulunduğunu hatırlattı.

Hakkında yapılan ve sahte olduğunu iddia ettiği ihbar üzerine dinlendiğini ileri süren Şener, Öz’ün de aralarında bulunduğu savcıların suç unsuru bulamadıklarını emniyete bildirdiklerini kaydetti. Şener, “Bu tapeler imha edilmesi gerekirken ve bana neden dinlendiğim konusunda bilgi verilmesi gerekirken bunlar imha edilmeyip 2011 yılındaki odatv davasıda kullanılmıştır. Bu nedenle görevi kötüye kullandığına yönelik suç duyurusunda bulunmuştum HSYK’ya. HSYK da inceleme başlatmıştı. Onun için ifade verdim.” dedi.

İki yönlü bir şikayette bulunduğunu kaydeden Şener, “Görevini ihmal ettiği için ve usulsüz elde edilen telefon tapelerini ihma etmeyerek yasadışı elde edilmiş delil olarak değerlendirdiği için.” diye konuştu.

%d blogcu bunu beğendi: