CUMHURİYET REJİMİ DOSYASI /// CÜNEYT ŞAŞMAZ : CUMHURİYET


İLETEN : Cüneyt Şaşmaz

E-POSTA : cesuryorum

1923 yılında Türkiye’de; Cumhuriyetin tarihsel evrimini, evrensel boyutunu ve gerçek niteliğini kavramış, aydın kesim yok gibiydi.

O güne dek, Türkiye’de, cumhuriyetçilik adına, bir düşünce akımı gelişmemiş, herhangi bir örgütlü eylem gerçekleştirilmemişti…

Mustafa Kemal, zaferden sonraki bir yıllık yoğun çalışmasıyla, Türkiye’yi, düşündüğü yenileşme yoluna sokmuştu.

11 ay içinde; saltanat kaldırılmış, hilafet varlığına izin verilen edilgen bir duruma getirilmiş, Lozan imzalanmıştı.

Artık elinde, Müdafaa-i Hukuk örgütlerine dayanan Halk Fırkası, yenilenmiş bir Meclis, önerilerini yapmaya hazır bir halk, güvenilir bir ordu ve dar ancak inanmış bir kadro vardı.

Çok önceden karar verdiği ve ‘vicdanında ulusal bir sır gibi’ sakladığı düşüncesini uygulayacak, Devlet’in yönetim biçimini belirleyecekti; Cumhuriyet’i ilan etmenin zamanı gelmişti.

Batıda cumhuriyet, Avrupa aydınlanmasıyla bütünleşen uzun ve güçlüklerle dolu bir savaşımın birikimi üzerinde gelişmişti.

Fransız Devrimi’ne temel oluşturan bu birikim, cezaevleri ve giyotinlerden geçerek toplum yaşamına girmişti.

Avrupa’da, J. J. Rousseau’yla başlayan Devrim’le somutlaşan cumhuriyetçilik düşüncesi, 250 yıllık bir evrimden geçerek bugüne gelmişti.

Batı’da yoğun savaşımlarla birkaç yüzyılda getirilebilen yönetim biçimi, Türkiye’de birkaç hafta içinde gerçekleştirildi.

Bu güç işi başarmak için eskiden gelen bir savaşım birikimi yoktu, ancak toplumsal dayanağı kuşkusuz vardı.

Yaşam süresini dolduran kişi egemenliği, çürümüşlüğüyle yönetim işleyişini bozmuş, Türk halkına büyük zarar vermişti.

Halk; eskiden kurtulmak, gelişip gönencini arttırmak istiyordu.

Durumunun düzelmesi için bir şeyler yapılması gerektiğini anlıyor, ancak bu eğilime bir ad koyamıyordu.

1923 başlarında çıktığı yurt gezilerinde, yönetim biçimi sorununu, cumhuriyet sözcüğünü kullanmadan ancak onu anlatarak dile getirdi.

Herkesin anlayacağı dilden konuşuyor, halk egemenliğine dayanan yönetim biçimi konusunda; tarihsel, toplumsal ve dinsel açıklamalarla halkı aydınlatıyordu.

Konuşmalarında, yönetim sorununu irdelemeyi, İslam hukukuna dek genişletti.

Hz. Muhammet’in sözlerinden aktarmalar yaparak İslamiyet’in konuyu nasıl ele aldığını anlattı:

“Yüce Peygamber devletlere gönderdiği peygamber bildirimlerinde, ‘Allah birdir, hak din, İslam dinidir, onu kabul ediniz’ buyurmuşlar ve fakat hemen eklemişlerdir; ‘ben size hak dinini kabul ettirmekle sanmayınız ki, sizin milletinize, sizin yönetiminize el koyacağım. Siz hangi yönetim biçimini koyuyorsanız, o hakkınız saklıdır.’

Şimdi şunu açıklamalıyım ki, din esasında yönetimin şu ya da bu biçimde olacağına dair, hiçbir ifade kesin olarak yoktur.

Yalnız hükümetin hangi esaslara dayanması gerektiği bellidir, bu açık ve kesindir.

Bu esaslardan biri şûrâdır (danışma organı).

Danışma en kuvvetli esastır.

Bu esas, Yaradan tarafından doğrudan doğruya Muhammet Mustafa’ya da emrolunmuştur.

Peygamber olan yüce kişi bile, kendiliğinden iş yapamayacaktır.

Danışarak (müşavere) yapacaktır…

Diğer bir esas adalet esasıdır.

Şûrâ, insanlara ait işleri yerine getirirken adil davranacaktır.

Çünkü adaletsiz şûrâ, Allahın emrettiği şûrâ olamaz; adalet dağıtmaya yetkili olabilmesi için de uzman olması, bilgili (vâkıf) olması gerekir.

Bilgili olan, uzman kişilerden oluşan bir yönetim, ancak değerli ve saygın olur.

Adalet dağıtımında, ancak böyle bir şûrâya inanılır ve güvenilir”.1

Yurt gezilerinden her dönüşünde, çalışma odasına çekilip araştırmalarını sürdürüyor, Türkiye’ye uygulanacak cumhuriyet düşüncesini, kuramsal ve eylemsel boyutuyla olgunlaştırıyor, uygulama hazırlıkları yapıyordu.

Önce, kimseye açılmamıştı.

Tasarımını bitirip, davranış biçimini belirlediğinde, güvendiği kişilere açılmaya, görüşüp konuyu birlikte irdelemeye başladı.

Oluşumu ve doğurduğu sonuçlarıyla birlikte Fransız Devrimi’ni (bir kez daha) inceledi.

J. J. Rousseau’yu okudu.

Çankaya’da akşam yemeklerinde, ‘seçilmiş’ konuklarıyla tartıştı, katılımcı yönetim biçiminin adının Türkiye ve Türkçe’deki karşılığının ne olabileceğini araştırdı.

Fransızca’da kamusal varlık, toplum (la chosepublique) anlamına gelen republique sözcüğünün, Türkçedeki karşılığının cumhuriyet olabileceğini düşünüyordu.2

Eyleme geçeceği günlerin yakın olduğunu çevresindekiler anlamıştı.

Uygun zaman ve girişim gücünü arttıracak somut bir olay, bir gerekçe bekliyordu.

Neve Freie Presse yaptığı açıklamadan yaklaşık bir ay sonra böyle bir olay ortaya çıktı.

Meclis İkinci Başkanlığı ve Dahiliye vekilliği seçimiyle başlayıp, hükümet bunalımına dönüşen siyasi gelişmeler, ona bu fırsatı verdi.

Nutuk’ta, “uygulamaya geçmek için uygun zamanın geldiğine karar verdim”3 dediği bu gelişmelere dayanarak harekete geçti.

Meclis İkinci Başkanı ve Dahiliye Vekili seçimin sonuçlanmaması nedeniyle oluşan siyasi tıkanma, harekete geçmesi için ona bir fırsat yakalattı.

Tıkanma, 28 Ekim’e dek aşılamadı.

‘Kargaşa yayılarak sürüyor, içinden çıkılmaz tartışmalarla’4 hükümet kurma çalışmaları, sonuçsuz kalarak tümüyle tıkanıyordu.

Halk Fırkası Meclis Kümesi (Gurubu), 29 Ekim sabah 10’da toplandı.

Uzun tartışmalardan sonra, durumun çıkmaza girdiğini ve hükümet işlerinin yüzüstü kaldığını gören birçok milletvekili, Genel Başkan olarak onun, “soruna çözüm bulmak için” çağrılmasına karar verdi.5

Toplantıya geldi ve çözüm önerisini sunması için bir saat izin istedi.

Uygun gördüğü ve kendi deyimiyle, ‘gereken kişileri’6, Meclis’teki odasına çağırdı.

Onlara, önceki gece İsmet Paşa’yla birlikte yaptığı Anayasa değişiklik önerisini göstererek, biraz sonra Genel Kurul’da yapacağı konuşma konusunda bilgilendirdi.

Bir saat sonra kürsüye çıktı ve önerisini; “çözülmesinde güçlüğe uğradığımız sorun, uygulamakta olduğumuz yöntem eksikliğindendir. Yürürlükteki Anayasamız gereğince, bakanları ayrı ayrı seçmek zorunda kalıyoruz. Bu güçlüğün giderilmesinin zamanı artık gelmiştir. Yüce kurulunuz bu sorunun çözülmesi için beni görevlendirdi. Bilginize sunduğum görüşlerden esinlenerek, çözüm olacağını düşündüğüm bir biçim saptadım. Onu önereceğim. Önerim kabul edilirse, güçlü ve dayanışma içinde olan bir hükümet kurabiliriz” sözleriyle dile getirdi.

Hemen ardından hazırladığı dört maddelik Anayasa değişikliğini okudu.7

Meclis Anayasa Komisyonu tasarıyı ivedi olarak ele aldı.

Komisyon da, konunun Meclis’te hemen görüşülmesini önerdi.

Görüşmeler, saat 20.30’da, ‘yaşasın cumhuriyet’ alkışlarıyla kabul edildi.

On beş dakika sonra, 20.45’te Cumhurbaşkanlığı seçimi yapıldı ve milletin ruhunda ‘zaten çoktan seçilmiş’8 olan Mustafa Kemal, oturuma katılan 158 milletvekilinin oybirliğiyle, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaşkanı oldu.

100 milletvekili oylamaya katılmadı.9

Seçim üzerine, teşekkür konuşması yapmak için kürsüye çıktı ve şunları söyledi:

“Türkiye Cumhuriyeti dünyadaki yerine yaraşır olduğunu, başaracağı işlerle kanıtlayacaktır.

Her zaman milletin güvenine dayanarak, hep birlikte ileriye gideceğiz.

Türkiye Cumhuriyeti mutlu, muvaffak ve muzaffer olacaktır”.10

Türk halkı, Cumhuriyet’i ve ilk Cumhurbaşkanını coşkuyla karşıladı.

“Duyulan sevinç her yerde, parlak gösterilerle açığa vuruldu”11 ve Cumhuriyet’in kabul edilmesi, 29 Ekim gecesi ülkenin her yerinde, yüzbir top atışıyla kutlandı.

Halk sokaklara dökülmüş sevinç gösterileri yapıyor, Meclis’e ve Cumhurbaşkanı’na telgraflar çekiyordu.

29 Ekim, daha o gece halk tarafından “milli bayram durumuna getirilmişti”.12

İstanbul basını, halkın sevincine katılmadı ve gizlemeye gerek görmediği sert bir karşıtlıkla saldırıya geçti.

Cumhuriyet’in ilanına öncülük edenleri, doğal olarak en başta onu, isim vermeden hedef almışlardı.

‘Sıkboğaza getirilmiş bir durum’, ‘birkaç saatlik Anayasa değişikliği’, ‘Meclis’te bir büyü yapıldı ancak Cumhuriyet bir tılsım değildir’13 gibi değerlendirmeler yapılıyordu.

Gazetelerde, Ankara’da yapılan iş, “uygarlık dünyasını anlamış, okumuş, incelemiş, devlet yönetiminde yeterlilik kazanmış kafaların”14 yapacağı bir iş değildir; “dün ilan edilen cumhuriyetin ileri gelenleri ve ona bağlı olanlar, bunu yürütebileceklerine güveniyorlarsa, biz de onlara ‘öyleyse cumhuriyetiniz mübarek olsun baylar!’ deriz” diyerek alaycı yazılar yazılıyordu.15

Suçlama içeren sözlere, düzeysiz karalamalara aldırmadı ve doğru bildiği yolda yürüdü.

Giriştiği işi, gelecek tepkileri ve alınacak önlemleri önceden düşünmüş, hazırlığını yapmıştı.

Gerek saldıranlar gerekse kendisi, gelecek adımın Hilafetin kaldırılması olduğunu biliyordu.

Cumhuriyet üzerinden yapılan tartışmanın merkezinde yer alan bu olası girişim, tutucularla devrimcileri ister istemez karşı karşıya getirecekti.

Tutucular neyi savunduklarının, o neyi kaldıracağının bilincindeydi.

O günkü ortamı Nutuk’ta şöyle anlatacaktır:

“Bir ülkede, bir toplumda devrim yapıldığında, devrimin gerekçesi elbette vardır.

Ancak devrimi yapanlar, inanmak istemeyen inatçı (anut) düşmanlarını ikna etmek zorunda mıdır?

Cumhuriyet’in de taraftarı ve karşıtları elbette vardır.

Taraftarlar, Cumhuriyet’i hangi inanç ve düşüncelerle neden kurduklarını, karşıtlarına anlatarak onlara yaptıkları işin doğruluğunu anlatmak isteseler de, onları bağnaz inatçılıklarından vazgeçirmeleri mümkün müdür?

Cumhuriyetçiler elbette, güçleri yeterliyse inançlarını herhangi bir yolla; ayaklanmayla, devrimle ya da toplumun onaylayacağı başka yollarla gerçekleştirirler.

Bu ülkü, devrimcilerin görevidir.

Buna karşı direnmeler, yaygaralar ve geriletici girişimler, karşıtların yapmaktan geri durmayacakları hareketlerdir”.16

DİPNOTLAR

1 “Mustafa Kemal Eskişehir İzmit Konuşmaları” Kaynak Yay., sf. 201-203

2 “Atatürk” Lord Kinross, Altın Kit, 12 Baskı, İst.-1994, sf. 444

3 “Nutuk” M.K.Atatürk, II.Cilt, TTK 4.Baskı, Ank.-1999, sf.1063

4 “Kemalist Eğitimin Tarih Dersleri IV” Kaynak Yay., 3.Bas., 2001, sf.151

5 “Kemalist Eğitimin Tarih Dersleri IV” Kaynak Yay., 3.Bas., 2001, sf.151

6 “Nutuk” M.K.Atatürk, II.Cilt, TTK, 4.Baskı, Ank.-1999, sf.1077

7 a.g.e., II.Cilt, sf.1077

8 “Kemalist Eğitimin Tarih Dersleri IV” Kaynak Yay., 3.Bas., 2001, sf.153

9 “Atatürk” P.Paruşev,Cem Yay., İst.-1981, sf.277

10 “Nutuk” M.K.Atatürk, II.Cilt, TTK, 4.Baskı, Ank.-1999, sf.1085

11 a.g.e. , II.Cilt, sf.1085

12 “Kemalist Eğitimin Tarih Dersleri IV” Kaynak Yay., 3.Bas., 2001, sf.154

13 “Nutuk” M.K.Atatürk, II.Cilt, TTK, 4.Baskı, Ank.-1999, sf.1087

14 a.g.e. sf.1087

15 a.g.e. sf.1089

16 “Nutuk” M.K.Atatürk, II.Cilt, TTK, 4.Baskı, Ank.-1999, sf. 1087

LİNK : http://kuramsalaktarim.blogspot.com/2018/10/cumhuriyet.html

DENİZLERİMİZ DOSYASI /// Babür Hüseyin Özbek : KARTAL İSTİMBOTU, M/Y. SAVARONA VE YAVUZ ZIRHLISI


Babür Hüseyin Özbek : KARTAL İSTİMBOTU,M/Y. SAVARONA VE YAVUZ ZIRHLISI

E-POSTA : bhozbek44

Tuzla’da Türkiye’nin gemi inşaat ve onarımlarının kalbi olan bölgede Çiçek Tersanesi’nde, işçisinden yöneticisine, mühendisinden ziyaretçilerine kadar herkes heyecanlı, herkes mutlu. Biraz sonra başlayacak töreni bekliyorlar.

Ziyaretçilerin görüp bilmediği şey; Tuzla – Güzelyalı sahilinde ilk bulunduğundaki eski, kısmen dağılmış, çürümeye terk edilmiş içi dışı, özellikle her yerinden pas kusan ama buramburam da tarih kokanküçük dar güvertesi ile bakan, gören ve okuyanları 13 Kasım 1918’lere, 100 sene gerilere götüren bir duygu sağanağının onları etkileyeceği istimbot…

Cem Amiral’den “ Anıt Gemi Kartal İstimbotu” tören davetiyesi geldiğinde ben de tekneyi görmeden sanki o anı yaşamıştım

***

Savaşı kaybedenler safındayız. Anlaşmalarla ordularımız dağıtılıyor, Güney Cephesi’ndeki 7. Ordu lâğvedilmiş, burada görevli Mirliva (Tümgeneral) Mustafa Kemal’e oradan ayrılıp Yıldırım Orduları Komutanlığına katılması talimatı verilmiştir. Dönüş yolunda olan Mustafa Kemal’le İstanbul Hükümeti arasında adeta karşılıklı bir telgraf savaşı yaşanır. Mustafa Kemal Paşa: “…İngilizler İskenderun’a asker çıkarmaya kalkarsa ateş emri vereceğini.” İstanbul’a bildirir. Atatürk’ü şahsen de tanıyan Padişah Vahdettin ondan böyle bir çıkış beklememektedir. Panikler!

10 Kasım 1918’de Adana’dan yola çıkan Mustafa Kemal 13 Kasım 1918’de Haydarpaşa’ya gelir. Garla iskele arasında gördüğü manzara içler acısıdır. Anadolu’dan dönen ve cephelere gidecek askeri personel her tarafı kaplamıştır. Koca istasyonda sivil yolcu yok gibidir.

İŞGALCİ ARMADA İSTANBUL ÖNLERİNDE

İstasyonla iskele arasında dolaşırken kaldığı kısa sürede kendisini ilgi ile dinleyen askeri personele: “Silahlarınızı vermeyin.” talimatını verir ve bu emrinin yayılmasını ister. Köyüne, evine dönen, cepheden ayrılan asker silahı ile dönmelidir, çünkü o silah tekrar kullanılacaktır.Zira daha 15 gün önce 30 Ekim 1918’de, Limni Adası’nın Mondros limanında İngiliz Agamemnon zırhlısında 5 gün süren görüşmeler sonunda Türk heyetine fazla söz hakkı tanınmadan İngiliz Amiral Calthorpe’un kontrolünde Mondros Mütarekesi (Mondros Teslimiyet Anlaşması) imzalanmıştır. Osmanlı Ordusu’nun silah bırakma / teslim şartı vardır.

30 Ekim / 13 Kasım 1918 arasındakio 15 gün, temelleri sarsılan imparatorluk için zor ve belirsizliklerle doludur :

–Osmanlı ordusunun dağıtılarak silah bırakması.

–5 gün sonra 4/5 Kasım gecesi Enver, Talat ve Cemal Paşaların bir Alman torpido botu ile acilen ülkeyi terk etmeleri…

–Sarsıntı bütün şiddeti ile devam etmektedir. 3 gün sonra 8 Kasım’da Padişah Vahdettin Sadrazam İzzet Paşa’yı görevden azleder. İstanbul Hükümeti adeta çaresizdir, ne yapacağını bilememektedir,

–Ülkeyi sarsan bu fırtınada çareler, çıkış yolları işgal kuvvetlerince tutulmuşken 10 Kasım’da Adana’dan trenle yola çıkan Büyük Atatürk Haydarpaşa garına inmiş, iskelede Galata’ya geçmeyi beklemektedir. Çare, çıkış ışığı ve umut olan Atatürk, Boğaz’da o küçük Enterprise istimbotunda (çatanada), toplum yüreğine su serpen ve daha sonraki yıllarda sloganlaşan tarihi sözünü söyler. Aynı gün işgal kuvvetleri armadası 61 gemilik kendilerince “Zafer Filosu” ile İstanbul Boğaz sularında demir yerlerine doğru ilerlemekte ve lânetli toplarını Topkapı Sarayı ile Dolmabahçe Sarayı’na çevirmektedir…

Rum ve Ermeni ekalliyet işgal kuvvetlerini sevinç çığlıkları / gösterileri ile karşılar.

Türk halkı derin bir kedere bürünmüştür.

Marmara’nın İstanbul Boğaz girişi, tarihindeki en kara- berbat gününü yaşamaktadır. Fransız askeri makamlarının kontrolündeki deniz trafiği boğaz giriş çıkışına kapatılmıştır. Fransız işgal kuvvetlerine ait Enterprise adlı küçük tekne 2 saatlik bir bekleyişten sonra Haydarpaşa İskelesi’nden Karaköy’e, o günkü ismi ile Galata Rıhtımı’na hareket eder. Gidilecek mesafe 2.4 deniz milidir. Boğaz’ın bu mevkii hareketli ve yoğundur. 22 İngiliz, 12 Fransız, 17 İtalyan, 4 Yunan gemisi ve 6’sı denizaltı olmak üzere 61 savaş gemisi arasından geçip gitmek normal insan moralini nasıl bozarsa o anda onları da etkilemiştir. Durum kötüdür, yaverin gözleri yaşarmakta ve zaman zaman ağlamaktadır.

İstanbul 1453’den beri geçen 465 sene içinde denizden gelen bir tehditle işgal edilmektedir. Büyük Atatürk daha 3 yıl önce 1915’te bu işgal armadasını Çanakkale’den Marmara’ya sokmamış ve 60 bin şehit verilmişti.

Ata’nın yaveri Cevat Abbas Gürer, o devasa armadanın arasında ilerlerken aralarında geçen konuşmayı şöyle anlatır: “Askeri ulaşımın köhne motoru bir çatana(romorkör) ile deniz ortasında yaslanan çelik ormanının içinden geçiyorduk.

Atatürk’ün zarif dudaklarında ‘Geldikleri gibi giderler.’ cümlesini işittim” diye yazar anılarında.

Tekne 1911 yılında Hollanda’da Enterprise adıyla Fransızlar tarafından inşa ettirilmiş 80 tonluk 22 metre boyunda 5 metre eninde bir çatanadır. Daha sonra Seyr-i Sefain İdaresi’nce 1923’te satın alınarak ismi Kartal olarak değiştirilmiş ve makinesi de sitimden dizele dönüştürülmüştür.

TARİHE NOT DÜŞEN KARTAL İSTİMBOTU’NUN “DENİZDE HİZMET ÖMRÜ” 103 YIL SÜRDÜ

Kartal, Atatürk’e hizmet etmiş, onu taşımış değerli bir tekne, bir istimbottur. Sonraki yıllarda İstanbul Limanı’nda Boğaz’da ve Haliç’te romorkör olarak kullanılmış. İsmet Paşa’nın Başbakanlığı döneminde Heybeliada’daki yazlık evine gidiş gelişlerinde ve 14 Temmuz 1942’de Çanakkale Boğazı çıkışında mayınlara çarparak batan T.C.G.Atılay denizaltının arama ve kurtarma faaliyetlerinde kısa da olsa görev yapmıştır.

1974 tarihinde 63 yaşında devletteki görevi sona erer ve özel sektörde bir firma tarafından bazı tadilatlar yapılarak tekrar 39 – 40 sene daha kullanılır. Sonuçta 2014’te 103 yaşında bir tekne için uzun mu uzun süren “Denizde geçen ömrü” nihayete erer.

Tuzla kıyılarında çürük, paslı, berbat bir vaziyette iken 5 Kasım 2016’da deniz aşığı gazeteci Gökhan Karataş ve Arif Ertik tarafından bulunur. O günlerde ve halen çalıştığı Milliyet gazetesi ve web sitesi http://www.denizkartali.com ile kamuoyuna bu değerli haberi verir.

Mesele o gün bugün, deniz tutkunu, kendini Türk denizciliğine adamış Emekli Tümamiral Cem Gürdeniz tarafından sahiplenilir ve sorumluluk duygusu ile 4 Haziran 2017’dekurulan “Kartal İstimbotu’nu Kurtarma ve Yaşatma Platformu” ile bugünlere gelinir.

Halk, ama az ama çok elinden gelen yardımı yapar. 10 yaşındaki talebe Cem Tuğcu kumbarasında biriktirdiği kendine göre büyük birkaç lirasını, 93 yaşındaki emekli Necdet Akson 3 aylık emekli maaşını Kartal İstimbotu’nun onarımı ve “Müze Gemi” olarak millete mal edilmesi için veren fedakâr Türk halkından sadece ikisidir. Cem Amiral’in dediği gibi: bu gemi “Birleştiren Gemi” bu gemi: “ Batırılamayan Gemi” bu gemi: “Türkiye…bu gemiyi kimse batıramaz! Çünkü bu gemide Türk milleti var. Kartal İstimbotu umudun bugüne yansımasıdır.” der bir konuşmasında.

2 Ekim 1923’te işgalci emperyalistlerin donanmaları İstanbul’dan çekildikten 27 gün sonra 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edilir.

Evet, büyük Atatürk yaverine;“Ağlama çocuk, geldikleri gibi giderler “ derken, arkasında duran Türk milletine ve onlara yol göstermenin mutluluğunu yaşamıştır.

Kendi küçük, yaptığı görev çok büyük “Anıt Gemi Kartal İstimbotu” 100 yıl sonra yapılan merasimler ve konuşmalardan sonra orijinaline yakın bir halde gelecek nesillere armağan edildi. Artık sizler onu Beşiktaş’ta Kaptan-ı Derya Barbaros Hayrettin’in ufuk hattında (Deniz Müzesi’nde) ziyaret edeceksiniz.

14 Kasım 2018

Babür Hüseyin ÖZBEK

NOT – I – 1 Haziran 1938 –saat 13.45’te güvertesine çıktığı M/Y.Savarona’da 56 gün kalan M.K.Atatürk 25 Temmuz 1938 gecesi fenalaştı, sabahı bekleyemedi; oturduğu koltuğu ile Dolmabahçe’ye alındı. Çok, çok sevdiği “çocuğum” dediği M/Y.Savarona’ya bir daha dönemedi. Ve 3.5 ay sonra vefat etti.

Bu gemi, “Anıt Gemi” veya “Müze Gemi” olarak onarılıp donatılarak Dolmabahçe önlerinde tarihi yerini almalıdır. İktidar, muhalefet ve STP. Kuruluşları ortak duyarlılık paydasında birleşmeli ve herkes üzerine düşeni yapmalıdır. M/Y.Savarona demek, Atatürk demektir.

II – Yavuz Muharebe Kruvazörü (SMS.Goeben) Dünya tarihinin en uzun ömürlü (hizmet vermiş) muharebe kruvazörlerinden biridir. Halk dilindeki adı ile Yavuz Zırhlısı (15 ana bölme, 7 güverte, nikel çelik Krupp ürünü zırhı ile…) tanınıp bilinir.

Atatürk’ün naaşını İstanbul’dan İzmit’e taşıyan gemi.

5 milyon Osmanlı altınına satın alınan gemi.

1950’de kadro dışı kaldı. Nerede ise çeyrek yüzyıl Gölcük’te Poyraz Rıhtımı’nda sahile kıçtankara atıl vaziyette bekledi. 7 Haziran 1973’de yapılan merasimle Gölcük’te o zamanki MKE’nin söküm yeri olan Başiskele’ye çekilerek, sökülüp parçalanmaya götürüldü. Gölcük Poyraz Rıhtımı’nda iken defalarca gezdim, geçmişi deniz zaferleri ile dolu muhteşem zırhlının güvertelerini köprüüstünü heyecanla irkilerek dolaştım.

İşte bu gemide Kartal İstimbotu gibi mutlaka Anıt Gemi olarak onarılıp yaşatılmalı idi. Yeryüzünde benzerlerine bir bakın: Rusya (Mareşal Kutuzov- Novorosisk’te gördüm / St. Petersburg -Avrora), Yunanistan (Atina Pire – Averoff), Amerika (USS. Missouri – Nisan 1946’da Büyükelçi Münir Ertekin’in naaşını İstanbul’a getiren ağır muharebe kruvazörü), İngiltere ( Londra – Cutty Sark/ Portsmout – HMS. Victory ), İsveç (Stockholm – Vasa )…bunlardan birkaçı…

Yavuz’un hurda olarak satılması o dönem iktidarları (Naim Talu ve Ferit Melen hükümetleri) ile Ankara’da Barbaros’un koltuğunda oturanların tarihi hatası olarak anılıyor ve öyle de anılacak. Zira her şey para değildir. Aynı durumu bari M/Y.Savarona’da yaşamayalım.

III – Kartal’ın hurda teknesi, gene hurda fiyatına 49 / 51 Film Prodüksiyon Ltd.Şti. tarafından satın alındı. Şirketin belgesel yapımcısı Serkan Koç 19 Mayıs 2019’da 100’üncü Yıl için hazırlayıp halka sunacağı Mustafa Kemal ATATÜRK filmi ve Kartal İstimbotu belgeselini tamamlamaya çalışıyor. Restorasyon süresince birkaç kurum ve kuruluş gibi tam destek verdiğini işittim, ne mutlu onlara “Ne mutlu Türküm diyene”.

KONGRE DUYURUSU : II. Uluslararası Antalya Kongresi (Antalya’da Türk-İslam Medeniyetinin İzleri) /// 1-3.03.2019 /// ANTALYA


Değerli Grup Üyeleri,

Akdeniz Üniversitesi ile Antalya Valiliği ve Antalya Büyükşehir Belediyesi işbirliğinde, Antalya’nın Fethinin 812. Yılı Kutlamaları kapsamında düzenlenecek olan II. Uluslararası Antalya Kongresi (Antalya’da Türk-İslam Medeniyetinin İzleri) başlıklı kongreye ilişkin bilgiler ekte yer almaktadır.

1-3 Mart 2019 tarihleri arasında Antalya’da ikincisi düzenlenecek olan kongreye dair detaylı bilgiye http://antalyakongresi.com adresinden ulaşılabilmektedir. Belirlenen konu başlıkları çerçevesinde hazırlayacağınız bildirilerinizle sizleri de Antalya’da görmeyi ümit ediyoruz.

Not: Mart 2018’de yapılan 1. kongrenin kitabına http://www.antalyakongresi.com/upload/ANTALYA_KITABI_01102018.pdf linkinden ulaşabilirsiniz.

Diren ÇAKILCI

Akdeniz Üniversitesi

(Düzenleme Kurulu Adına)

KONGRE İÇİN GEREKLİ BİLGİ VE BELGELERİ BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

FAŞİZM DOSYASI /// ERGİN YILDIZOĞLU : FAŞİZMİ DÜŞÜNMEK (BÖLÜM 1 VE 2)


Çağımızın en tehlikeli özelliği, faşizmin yeniden yükselmeye başlamasıdır.

Tarihsellik…

Faşizm, kapitalizmin belli bir “durumunun” (yapısal krizinin) içinde, giderek egemen sınıfın tercihine dönüşen bir siyasi-toplumsal hareket olarak ortaya çıkar. Bu nedenle, faşizm, kaçınılmaz olarak, kapitalizmin andaki durumunun, örneğin, sermayenin örgütlenme biçimlerinin, değerlenme coğrafyasının, teknolojik altyapısının, düzenini doğallaştırmak için dayandığı ideoloji ve kültürün, bu ideoloji ve kültürün üretim/ yeniden üretim süreçlerinin, nihayet, belki de en önemlisi, işçi sınıfının, orta sınıfların yapısal özelliklerinin, egemen sınıfın gereksinimlerinin damgasını taşıyacaktır.

Bu yüzden, bugün, 1930’ların, emeğin ve sermayenin örgütlenme biçimlerinden, analog teknolojiye dayanan kültür ve iletişim endüstrisinden, hazlara değil de işlevselliğe dayanan tüketim normlarının yarattığı öznelliklerden farklı özellikleri yansıtan bir faşizm düşünmek gerekiyor. Örneğin, bugünkü faşizm,

o dönemin, geniş kitleleri, devleti kontrol etmenin standart aracı olan dikey bürokratik örgütlenmelere, sokaklarda Yahudilere saldıran, halkı sindiren üniformalı milislere gerek duymayabilir.

Bugün faşizmi düşünürken, öncelikle, onun sergilediği biçimleri değil, hep sabit kalan, zamanla değişmeyen, onu kendisi yapan özelliklerini tanımlamaya çalışmak gerekiyor. Ancak bu özelliklerin hepsi birden bir araya gelmiyor, belli bir “oluş süreci” yaşanıyor. Ne yazık ki çoğu kez, özellikle liberal demokrasi bu oluş sürecinin ayırdına zamanında(!) varamıyor.

Birincisi, faşizm, herkesi buyruğuna uymaya zorlayan otoriter rejimlerden, örneğin askeri diktatörlüklerden, daha fazla bir şeydir. Faşizm, salt bireyin kendisine uymasını talep etmez; onun bireyin, yaşamının her düzeyini, dahası bedenini ve zamanını, belli bir “hakikat rejimine” uygun biçimde denetlemek ister. Faşizmde birey salt devlete, lidere uymaya değil, aynı zamanda belli biçimde düşünmeye ve yaşamaya, bundan da haz almaya zorlanır. Bu anlamda faşizm totaliter bir rejimdir. Ancak bu totaliterliği mutlak olarak değil, bir eğilim, arzu, bu arzuyu gerçekleştirme çabaları olarakdüşünmek gerekir. Örneğin Alman faşizmi, totaliter bir rejim kurma çabalarında, İtalyan faşizminden çok da ileriye gidebilmiştir.

Faşizmin özü

Faşizmi “kendisi yapan”, zaman içinde değişmeyen özelliklerini (özünü oluşturan bileşenleri) daha önce Eco’dan aktarmıştım. Özetle:

1) Gelenek kültü. Geçmiş bir zamandaki yaşam pratiklerine, kullanılan dile özel ilgi. 2) Aydınlanma’yı, dejenerasyonun başlangıcı olarak görmek. 3) Uzmanlara, eğitilmişlere karşı bir düşmanlık: Muhalif entelektüelleri simgesel ve fiziki şiddetle susturmaya, tasfiye etmeye çalışmak. 4) Liderden farklı düşünmeyi ihanet olarak görmek. 5) Etnik kökeni, dini, cinsel pratikleri farklı olandan korkmak. 6) Düş kırıklığı yaşayan bir kitleden oluşan bir toplumsal taban. 7) Belirgin bir toplumsal kimlikten yoksun bırakılanlara sunulan, aynı ülkede doğmuş olmak (aynı dinden, mezhepten olmak-EY) gibi bir ortaklıktan kaynaklanan, soyut bir kimliği yüceltmek. 8) Düşmanlarının refahından, siyasi gücünden korkmak. “Öteki”ni, hazlarını yaşayabildiğini hayal ederek kıskanmak. 9) Halkçı bir seçkincilik. Bir taraftan her vatandaş (grup üyesi-EY) dünyanın en iyi kümesine aittir, harekete katılanlar ise en iyileridir. Diğer taraftan, halk o kadar zayıftır ki güçlü bir liderin varlığına gereksinim duyar. 10) Kahramanlık kültü: Faşizmde “kahraman”, ölümü arzular, ölmek için sabırsızlanır, bu sabırsızlıkla birçok insanı ölüme gönderir. 11) Faşizm, kadın-erkek eşitliğini yadsır. Standart olmayan cinsel pratiklere (LGBT) yönelik kuşkuyu, nefreti körükler. Faşist silahla oynamayı sever. Bu oyun ona, savaş ve seksin yerine ikame edilen bir fallusa erişme fantezisi sağlar. 12) Faşist popülizmde bireylerin hakları yoktur, bir halk olarak homojen bir bütünlük oluştururlar. Lider bu bütünlüğün iradesini temsil eder. Faşizm parlamenter pratiklerden nefret eder. 13) Faşizm, bir “yeni dil” konuşur. Sözcük hazinesi yoksullaştırılmış, basitleştirilmiş dil, karmaşık, eleştirel akıl yürütmeye olanak veren araçlara ulaşımı engeller.

Bugün, yalnızca merkez ülkelerde değil, Brezilya, Macaristan, Polonya, Hindistan gibi ülkelerde de yükselirken, bu özellikleri sergilemeye başlayan (oluş sürecindeki) toplumsal hareketleri, liderleri sağ popülizm, otoriterlik eğilimleri olarak nitelemek, eksik ve siyasisonuçları açısından yanlıştır. Örneğin, toplumsal bir harekete dayanmayan otoriter rejimlerden, bir liderin ya da kliğin, ailenin, seçimlerle ya da başka bir yolla tasfiye edilmesiyle çıkılabilir. Faşizmden çıkabilmek için, çoktan işlevini kaybetmiş bir parlamentonun sınırlarını aşan, kapsamlı bir siyasi kültürel çatışma, geniş bir toplumsal katılım, devlet ve toplumda derinlere nüfuz edecek bir tasfiye süreci gerekecektir. (Devam edecek.)

Faşizmin, kapitalizmin bugünkü “durumunun” içinde yeniden yükselmeye başladığını, ancak, 1930’lardakine benzer bir “görüntü” sunmayabileceğini vurgulamıştım. Bugün, 1930’lara benzer hareketler yerine, faşizmin, özünü oluşturan unsurları düşünerek, bunların bugünün kapitalizmi içinde bir araya gelme sürecini anlamaya, egemen sınıfların tercihi haline gelmeden durdurmaya, süreç tamamlandıysa, kurtulmanın yollarını, liberalizmin fantezilerine kapılmadan bulmaya çalışmak gerekiyor.

Kapitalizmin dünü ve bugünü

Bugünün kapitalizmini, 1930’larda ilk bileşenleri ortaya çıkmaya başlayan, ancak esas olarak II. Dünya Savaşı’ndan sonra şekillenmiş Fordist sermaye birikim rejiminin yapısal krizi temsil ediyor. Fordist sermaye birikim rejiminde Taylorist emek yönetimi ve elektrikli bant sistemine dayalı bir sanayi üretimi -homojen maddi emek- egemendi. 1930’larda, egemen sermaye, ulusal merkezlerde yoğunlaşmıştı, en önemli faaliyet alanı olan ağır sanayinin, silah ve otomotiv sektörleri üzerinden devletle çok girift bağları vardır. Giderek gelişen kitlesel üretim modeli açısından, disiplinli, homojen bir işçi sınıfı ve tüketicinin varlığı, hammadde, enerji kaynaklarına ulaşmak özellikle önemliydi.

Egemen kültürde, verimlilik anlayışının örgütsel yansıması, sermayenin merkezi bürokratik, karmaşık iş bölümü ve çok katmanlı hiyerarşik yapılanma eğilimiydi. Kültür endüstrisi, radyo, fotoğraf makinesi, sinema gibi araçlarla yeni şekillenmekteydi. “Gösteri Toplumu”nun ilk işaretleri vardı, ancak bunlar henüz evlerin içinde değil, belli zamanlarda devasa meydanlarda, sinema salonlarındaydı.

Bugün, egemen sermaye ulusal merkezlerini korumakla birlikte, alt merkezler, tedarik zincirleri, edinimler ve birleşmeler üzerinden uluslararası, kimi durumlarda çokuluslu özellikler sergiliyor. Fordist üretimin dikey ve bürokratik yapıları, büyük üretim birimleri, homojen piyasaları büyük ölçüde parçalandı, yerini yatay örgütlenmiş üretim ve yönetim gruplarına, “kaliteçemberlerine” bıraktı. Bu gelişmeler işçi sınıfının parçalandığını, yapısının ve mekânlarının değişmekte olduğunu söylüyor. Bugün, tüketim alanında, işlevseldeğil hazlara dayalı, reklamcılık sektörü üzerinden kültür endüstrisiyle bütünleşmiş bir yapılanma gelişmiştir. Sanayi üretimi, maddi emek hâlâ yaygın biçimler olmakla birlikte, artık stratejik sanayiler, bilişim, iletişim, eğlence; emek biçimi de dijitalleşmeye paralel gelişen gayri maddi,programlanabilen, kendini programlayanemektir. Bu yeni emek biçimleri yeni sınıf şekillenmelerine işaret ediyor. Gerek üretimin, gerekse de tüketimin yönetiminde dikey değil, “düğüm” noktalarını birbirine ağlayan, ağlar üzerinde yaşayan yatay bir örgütlenme gelişmektedir. Bugün, kültür endüstrisinin, sermaye birikiminin belki de en stratejik parçasını oluşturması, televizyon yayınlarının ötesinde, cep telefonlarıyla ofisi, yüzlerce kanal ile sinemayı internet üzerinden ev içine sokan, Amazon, Sky, Netflix gibi hizmet sunucuları, Googe, Facebook, Twitter gibi, “verihasadı” yapan sosyal medya şirketleri, en önemli gelişmelerdir. Arttık “gösteri toplumunun” etkisinin (izleme/eğlence) ve devletler, şirket tarafından izlenme ağlarının dışına düşebilmek son derecede zordur.

Ve faşizmler…

“Dünkü” faşizmde, merkezi bürokratikpartiler, hem taraftarlarını harekete geçirmenin, toplumu kontrol etmenin, hem de devleti ele geçirmenin aracıydı. Parti, hareketin her noktasında var olmayı amaçlarken, devletin içinde, giderek devletin yerine geçen ikinci bir devlet aygıtı oluşturuyordu. Faşist parti ve hareket, rakiplerini susturma, “ötekini” aşağılama, yok etme sürecinde, devletin yanı sıra, üniformalı milislerden yararlanıyordu.

Bugün, faşist partinin, hareketin her yerinde var olmasının aracı artık, toplumu oluşturan bireylerin izlemekte olduğu “gösteri toplumunun” ekranlarıdır. Milislerin işlevini, satın alınmış, sindirilmiş bir medya, tüm izlenme zamanlarını doldurarak, yaygın biçimde simgesel şiddet uygulayarak üstlenmiştir. Artık muhalefeti susturmak için, özel durumlar dışında fiziki şiddet gerekmez. Muhalefetin kendini ifade etme olanaklarının, hatta yaşama alanlarının yok edilmesi yeter.

Aynı yöntem parlamenter sistem için de geçerlidir. Parlamenter sistemin ortadan kaldırılması, partinin devletin yerine geçmesi gerekmez. Güçler ayrılığının, seçimlerin ve parlamentonun işlevsizleşmesi, idari ve ekonomik kararların, yasa yapma pratiğinin bir merkezde birleşmesi yeterlidir.

Fiziki şiddet uygulama sorunu da, yargıda ve polis-ordu gibi şiddet araçlarında kadrolar, harekete sadık olanlarla değiştirilerek, milislere gerek kalmadan çözülür. Faşist partiler bugün bir lider ve lider kadrosu etrafında, yanlamasına ancak toplumun tüm hücrelerinde var olacak biçimde, bir “hakikat rejiminin” desteklediği maddi ve manevi ödüllendirme/cezalandırma pratiği üzerinde yaşayan networktarzı bir örgütlenmeyle yetinebilir.

EĞİTİM DOSYASI : Öğrencilere sabah namazı dayatması


Öğrencilere sabah namazı dayatması

Tekirdağ’ın Çorlu ilçesinde Milli Eğitim Müdürlüğü öğrencilerin sabah namazına götürülmesi için okullara yazı gönderdi. Uygulama ile “milli ve manevi değerlere sahip bireyler” yetiştirileceği savunulurken, velilerin olaya tepki gösterdikleri belirtildi.

Tekirdağ’ın Çorlu ilçesinde Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından okullara gönderilen yazıda, öğrencilerin düzenlenecek olan “sabah namazı buluşmalarına” katılması için çağrıda bulunuldu.

Yazıda öğrencilerin sabah namazına götürülmesi “milli ve manevi değerlere sahip bireylerin yetişmesi” şeklinde gerekçelendirilirken, aynı uygulamanın geçtiğimiz yıl eğitim öğretim yılında da düzenlendiği vurgulandı. Velilerin uygulamaya tepki gösterdiği belirtiliyor.

soL’un haberine göre Çorlu İlçe Milli Eğitim Şube Müdürü İlhan Tekçe’nin imzasını taşıyan yazıda, öğrenciler için okula yakın bulunan camilerde sabah namazı buluşmalarının düzenlenmesini istenildi . Okullara gönderilen yazıda şu ifadelere yer verildi:

“Gençlerimizin milli ve manevi değerlere sahip, devletini ve milletini seven bir birey olarak yetişmelerine katkı sağlamak amacıyla geçtiğimiz eğitim öğretim yılında ilçemize bağlı ortaokul öğrencileri ile okullara yakın camilerde sabah namazı buluşmaları düzenlenmişti.

2018-2019 eğitim öğretim yılında da ekli listede belirtilen ilçemiz ortaokulları ile sabah namazı buluşmaları gerçekleştirilecek olup, ilgili yazı ve ekleri ilişikte gönderilmiştir.”

İşte o yazı:

Odatv.com