TARİH : Padişah II. Mahmut Dönemine Farklı Bir Bakış


Padişah II. Mahmut Dönemine Farklı Bir Bakış

KAYNAK : http://www.belgeseltarih.com/padisah-ii-mahmut-donemine-farkli-bir-bakis/

Yazar : Ekrem Hayri PEKER

Osmanlının son dönem padişahları arasında sayabileceğimiz II. Mahmut, Abdülmecit ve Abdülaziz dönemlerinin tarihçilerimiz tarafından titizlikle incelendiğini söyleyemeyiz. 1808 ve 1 Temmuz 1839 yılları arasında Osmanlı padişahı olan II. Mahmut dönemine farklı bir açıdan bakalım.

Sultan II. Mahmut 20 Temmuz 1785’te Topkapı Sarayı’nda dünyaya geldi. Babası Sultan I. Abdülhamit, annesi ise Sultan I. Abdülhamit’in sekizinci kadını olan Nakşidil Sultan’dır. 1789 yılında Sultan I. Abdülhamit’in ölümü üzerine tahta çıkan Sultan III. Selim kısır]olduğu için Şehzade Mahmut ile çocuğu gibi ilgilenmişti. Şehzade Mahmut’un kendisinden 6 yaş büyük olan ağabeyi Şehzade Mustafa ile birlikte ikisinin de eğitimlerine önem vermiştir.

Sultan Mahmut, şehzadeliği sırasında Topçuluk alanında kendini geliştirerek Topçulukla ilgili bir risale de yazmıştı. Ayrıca Sadabad’da bulunan kendi adına yazılmış bir dikilitaşta, Sultan II. Mahmut’un buradan karşı tepelere top atış talimleri yapmasının anısına bir taşın dikildiği belirtilmektedir.

Şehzade Mahmut, ağabeyi Sultan IV. Mustafa’nın 14 aylık saltanatı boyunca korku dolu günler geçirdi. İstanbul’dan sağ kurtulup kaçabilen Nizam-ı Cedidciler Rumeli’de yenilikçi ve III. Selim yanlısı olan Rusçuk ayanı Alemdar Mustafa Paşa’nın yanına sığınmışlardı. Tarihe Rusçuk yaranı diye geçen bu kişiler III. Selim’i tekrar tahta çıkarmaya karar vermişlerdi. Alemdar Mustafa Paşa 28 Temmuz 1808’de 15.000 kişilik ordusu ile Sultan III. Selim’i tahta çıkarmak için Topkapı Sarayına dayandığında, tahtta bulunan Sultan IV. Mustafa, Sultan III. Selim ve kardeşi Şehzade Mahmut’un ölüm emrini verdi.

Baş İmam Hafız Ahmet Efendi ve arkadaşları tarafından kurtarılan şehzade, Alemdar Mustafa Paşa’nın bulunduğu yere getirildi. Oradan Hırka-i Saadet dairesine geçilerek Sultan II. Mahmut’a biat edildi. Sultan II. Mahmut tahtı borçlu olduğu Alemdar Mustafa Paşa’yı sadrazamlığa getirdi. Tahta çıktığı ilk gün Sultan III. Selim’in ölümüne sebep olanlar idam edildi ve Sultan II. Mahmut, Alemdar Mustafa Paşa’nın ısrarına rağmen ağabeyi Sultan IV. Mustafa’yı öldürtmedi. Sultan IV. Mustafa, daha sonraları, 17 Kasım 1808’de, yeniçeriler ile beraber tekrar tahta geçme planları yaptığı gerekçesiyle, şeyhülislam fetvası ile boğduruldu.

Islahatçılık

Nevşehirli İbrahim Paşa ile başlayan ıslahatçılık, peşinden İbrahim Müteferrika ile devam etti. Yine Müteferrika’ya göre Batı dini dünyevi meselelerde deruni bir anlama sahip olmadığından, hadiseler karşısında dünyevi çözümler üretmek insan aklına kalmıştı. İşte rasyonalizasyona ve dünyevileşmenin akıl temelli bir dünyayı kavrayışa işaret etmesi yine kendini gösteriyordu. Ancak yine de Müteferrika bile, tüm raporlarında bilhassa kendini korumak için, diyanet ve takvaca eksilmeden söz etmek zorunda hissediyordu. Arkasından ise dünyevi hadiselere odaklanıyor ve çözümler buluyordu

Yeniçeri ocağının kaldırılması gibi keskin reformlara ve kamusal modernizme imza atan padişaha, Keçeçizade İzzet Molla, yaklaşan Rus harbine girilmemesi gerektiğini söyleyecek ancak II. Mahmut bunu kabul etmeyecekti. Çünkü aradaki cüzi farkın “ilahi yardıma dayanmak” suretiyle kapatılacağını düşünmekteydi. Keçecizade burada o müthiş soruyu sorarak zihniyeti ortaya koyar: “Bizim devletimiz Şeriat devleti midir? Akıl devleti mi?” İşin en hazin yanı ise Keçecizade’nin sunduğu modernist layihadan dolayı en modernist padişahlardan biri olarak bilinen II. Mahmut tarafından idama mahkûm edilmesidir. Cezası hafifletilerek sürgüne dönüştürülse de bu örnek, tarihimizin “modernist ıslahatlar” konusunda ne denli acılarla dolu olduğunu ortaya koyuyor.

Sened-i İttifak ve Alemdar Vakası

Alemdar Mustafa Paşa, 29 Eylül 1808’de İstanbul’da toplanan ayanlar topladı ve hükümetin emirlerini yerine getireceklerine dair Sened-i İttifak’ı imzaladı. Bu olay padişahın ayanlar karşısında çaresiz durumda görülmesine yol açtığı için bu belgeler kısa bir süre sonra yok edildi. Amcası III. Selim’in yolundan ilerleyen Sultan Mahmut, kendine bağlı bir ordu oluşturmak istedi ve Sekban-ı Cedid adıyla yeni ordu kurdu.

Sekban-ı Cedid’in giderek güçlenmesi ve aylıklarının fazla olması nedeniyle rahatsız olan Yeniçeriler ayaklandılar. Fransız yanlıları da etkilerini kaybettikleri için rahatsızdılar. Barış görüşmeler yapmak için İstanbul’a gelen Rus elçisi Aleksandr G. Krasnokutst’la görüşüleceği günden bir gün önce yeniçeriler ayaklanıp sadrazamın konağını kuşattılar. Alemdar Mustafa Paşa, yanındakilerle çarpıştı. Saraydan beklediği yardım gelmeyince önceden hazırladığı barut fıçılarını ateşledi ve patlamada öldü.

İstanbul’da birçok yangının ve yağmanın başladı. Sadrazamdan kurtulan II. Mahmut, 18 Kasım 1808’de Sekban-ı Cedid ocağı kaldırıldı.

II.Mahmut, Ruslarla çatışmayı sürdürdü. 1811‘de Napolyon Ruslara savaş açınca Osmanlı sınırındaki Rus baskısı azaldı. Sultan Mahmut, Ruslarla 28 Mayıs 1812’de Bükreş anlaşması yapıldı. 8 Eylül 1812 tarihinde imzalanan Bükreş Antlaşması ile Rusya, Eflak ve Boğdan’dan ile birlikte işgal ettiği topraklardan çekilecek, Besarabya Ruslar’a verildi. Daha sonra Sırp ayaklanması bastırıldı. İsyanın lideri Kara Yorgi Avusturya’ya kaçmak zorunda kaldı.

Sultan II. Mahmut, Bükreş Antlaşmasının getirdiği barış ortamını fırsat bilerek tahta geçer geçmez imzalamak zorunda kaldığı Sened-i İttifak’ı, tanımadı. Ayanları askeri müdahaleyle ortadan kaldırdı.

1821-1823 Osmanlı-İran Savaşı

1813 yılındaki Gülistan Antlaşması ile Kuzey Azerbaycan ve Kafkaslarda Ruslara büyük ölçüde toprak kaptıran İran’daki Kaçar Hanedanı, bu toprak kayıplarını Osmanlılardan toprak alarak telafi etmek istediği için, Avrupalıların da kışkırtmalarıyla Bağdat ve Şehrizor bölgelerine saldırılar düzenledi. Sınır olaylarının ve saldırıların yoğunlaşması üzerine II. Mahmut, İran’a savaş ilan etti (1820).

İran orduları, Osmanlı idaresinden memnun olmayan, Doğu Anadolu’daki bazı İran (Kaçar) yanlısı aşiretlerin de yardımıyla Doğu Beyazıt ve Bitlis’i aldıktan sonra Erzurum ve Diyarbakır’a doğru iki koldan ilerlediler. Savaş Osmanlıların aleyhine devam ederken İran Ordusunda büyük bir kolera salgını başladı. İran ordusunun ağır kayıplar vermesi üzerine Kaçar hükümdarı Feth Ali Şah, barış istedi ve Erzurum Antlaşması yapıldı. Bu antlaşmayla İran ele geçirdiği yerleri geri vererek eski sınırlarına çekilmeyi kabul etti.

*

İmparatorluğun erken çağlarında, “Yeniçeri Ocağı” ordunun belkemiği idi. Yeniçeriler, 10-12 yaşlarındaki, genellikle sağlıklı ve yetim Balkan Hıristiyan çocuklardan devşirilirdi ve onlara yüksek bir sosyal sınıf oluşturma imkânı sağlanırdı. Yeniçeri Ocağı 1383’te kuruldu, İstanbul’un fethinde ve diğer savaşlarda, yüksek disiplin ve kardeşlik ruhu sayesinde mükemmel başarılar sağladı. Yeniçeriler, maaş alan ve özel kıyafetleri olan ilk ordu oldu. Ancak tekaüt olduktan sonra evlenmelerine izin verilebilirdi.

Yeniçeri Ocağı’nın, zamanla “bahşiş” isteyen bir gruba dönüştüğü, hatta vezirlerin mukadderatını bile tayin ettikleri görüldü.

Zaman süreci içinde Yeniçerilerin teşkilât ve disiplini bozuldu; Avrupa’da gelişen yeni silâhlar ve mühendislik tekniklerine uyum gösterilemedi.

Osmanlı’da iki sadrazamın değerinin iyi anlaşıldığını söyleyemeyiz. Damat / Maktul İbrahim Paşa ve Sokullu Mehmet Paşa. Damat İbrahim Paşa, İran’la bitmez tükenmez savaşlara çarenin iki devlet arasında kurulacak bir tampon devletin olduğunu düşünmüş ve bu konuda girişimde bulunmuştu. Sokullu Mehmet Paşa ise Osmanlı’nın Avrupa’daki ilerleyeceği son sınıra geldiğini gördüğü için ufkunu Astrahan ve Süveyş’e çevirmiş, Osmanlının çıkarlarını diplomasiyle korumuş, Fransa ile birlikte iki kez Polonya’ya kral seçtirmişti.

Maalesef daha sonra bu makamlara gelenler bunu göremediği için 1600-1700 yılları arası Osmanlı için savaşla geçen bir yüzyıl olmuştur.

Osmanlı İmparatorluğunun genişlemesi 1699 tarihli Karlofça Antlaşması ile nihayet buldu. Eski silâhlar ve savaş yöntemleri artık yeterli değillerdi. Avrupa kültürde, sanayide, sanatta ve bilimde büyük bir reformu gerçekleştirirken, Osmanlı Sultanları ordu ile savaşa gitmemeyi yeğlediler.

Sultan III. Mustafa, orduyu yenileştirmeyi denedi. Astronomiye karşı ilgisi nedeniyle, Fransa’dan bazı kitaplar ve ayrıca tıp öğrenimi için balmumundan yapılmış insan vücudu organları getirtti.

Sultan Mahmut II, Prusya’dan askerî danışmanlar talep etmiştir. o da Anadolu’ya Yüzbaşı

Moeltke’yi (Helmuth Karl Bernhard Graf von Moltke) yollamıştı. Bu sırada Mısır valisi Mehmet Ali Paşa isyan etmiş ve yaklaşık 40.000 kişilik modern bir ordu ile Anadolu’da ilerlemekteydi.

Osmanlı ordusu da sayıca eşitti, fakat çadırları yoktu ve son sekiz ayda salgın hastalıklardan eziyet çekmişlerdi. İki ordu karşılıklı mevzilere girdiği vakit, kumandanın danışmanları olan genç Prusyalı subaylar, kumandan Hafız Paşa’ya derhal hücum ettikleri takdirde galip gelebileceklerini söyledi. Günlerden Cuma günü idi ve ordu içindeki mollalar, “Kuran’a göre Cuma günleri savaşmak caiz değildir” deyince bu gerçekleşemedi.

Ertesi gün Prusyalı subaylar Paşa’ya, geceleyin ani bir sürpriz hücuma geçilmesini tavsiye etti fakat bu da ret edildi, çünkü böyle bir hücum Sultan’ın ordularının şanına yakışmazdı. Bu arada Mısır Ordusu, Osmanlı Ordusunu çember içine almaya başladı. Moeltke, ordunun derhal geri çekilmesi gerektiğini söyledi. Lâkin bu defa da kumandan geri çekilmenin korkaklık olacağını söyledi. Mısır ordusu hücuma geçti ve dört saat içinde Osmanlı ordusu binlerce ölü vererek tamamen yok edildi.

Moeltke, daha sonraları Almanya’ya döndü, Türkler hakkında bir kitap yazdı ve bu sayede Almanlar Türkleri tanımaya başladı. Moeltke 1857 yılında Prusya Ordusuna otuz yıl süreyle Genel Kurmay Başkanı oldu ve Mareşal rütbesine çıkarıldı.

Yunan isyanı

1821 yılında Yunan asilerin Mora Yarımadası’ndaki Türkleri kılıçtan geçirmeleri üzerine II. Mahmut, isyanın başlıca tahrikçisi gördüğü İstanbul’daki Ortodoks Patriğini astırdı. Romanya’da da Rusya’nın tahrikiyle bir isyan çıktı. Türk ordusu, bu isyanı kolayca bastırdı. Fakat Mora isyanı bastırılamadı. Zira isyancılar, bütün Avrupa’dan yardım alıyordu. Sadece Avusturya, Osmanlı’yı tutuyordu. Prusya ile İngiltere ve İspanya, tarafsızdı.

Bu ayaklanma İngiltere’nin liberal ve romantik çevrelerinde büyük sempati topladı. Öte yandan, Londralı finansçılar burada bir fırsat da gördüler. İsyanın liderlerine Londra Borsa’sında işlem görebilecek Yunan isyan senetleri teklif ettiler. Eğer bağımsızlık kazanılırsa Yunanlılar bu senetleri faiziyle birlikte ödemeyi kabul edecekti. Bireysel yatırımcılar bu senetlerden aldılar… Türkler zamanla savaşta üstün geldiği ve isyancıların yenilmesinin an meselesi olduğunda, hissedarlar tüm paralarını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kaldılar. Onların çıkarı milli çıkar anlamına geldiğinden, İngilizler uluslar arası bir filo hazırlayarak, yüzyıllardır süren boyunduruktan sonra Yunanistan özgürdü, ancak özgürlük ülkenin asla ödeyemeyeceği bir borç karşılığında elde edilmiştir. Bağımsızlıktan sonra Yunan ekonomisi, on yıllar boyunca İngiliz Finansörlere bağımlı kaldı. (Saapiens, s, 322)

Rusya ile Fransa, Yunanistan’a bağımsızlık verilmesini şiddetle istiyorlardı. Lord Cochrane ve Sir Richard Church gibi İngiliz generallerinin komutasındaki Yunan isyancılar, tamamen ezilmişler, isyan Mısır ordusu tarafından tamamen bastırılmıştı ki, 20 Ekim 1827’de Navarin faciası oldu. Türk donanması, Mora’nın güneybatısındaki bu limanda bulunuyordu. İngiliz – Fransız – Rus müttefik donanması, savaş bayrağı çekmek usulden olduğu halde, bunu yapmaksızın limana girdi, böyle bir hareket beklemeyen Osmanlı donanmasına birdenbire ateş açıp imha etti. Navarin boğazındaki topçumuz İngiliz-Fransız –Rus donanmasına ateş açtıysa da hiçbir gemiye isabet kaydedemediler.

Navarin faciasının hemen akabinde 1828’de Rusya, Yunanistan ile ilgili istekleri kabul ettirmek için Osmanlı Devletine savaş açtı. Bir sene önce donanması Navarin’de yok olan, Yeniçerileri de kanlı bir katliamla ortadan kaldıran, yeni modern ordusu henüz çekirdek halinde bulunan II. Mahmut, Avrupa’nın baskısına karşı koyamadı. Rus ordusunun Balkanları geçip Edirne’ye, Doğu Anadolu’da ise Erzurum’u işgal etmeleri üzerine Rusya ile Edirne Antlaşması imzalandı. Ruslar, bütün Osmanlı topraklarından çekildi. Ancak Yunanistan’a bağımsızlık koparmakla yetindi; böylece, Balkanlar’daki Ortodokslar arasında koruyucu rolüne sahip çıkmayı umuyordu. Mora ve Attika yarımadaları ile Eğriboz ve Kiklad adalarından ibaret küçücük 49.414 km² bir Yunan Krallığı kuruldu.

Yunanlılar, bağımsızlıktan sonra Osmanlı pazarı dışında kaldıkları için büyük bir ekonomik dar boğaza düştüler. Dört kere iflas ettiler ve topraklarını büyütmek için Osmanlı Devletine saldırdılar.

Yeniçeri Ocağının kaldırılması ve ordusuz kalan imparatorluk

Osmanlı İmparatorluğu’nda Yenileşme Harekâtı, Paul İmbert (Le Renovation de L’empire Ottoman Affaired de Turkie, Paris-1909) adlı eserinde Osmanlı ordusunu şöyle anlatır; “Sultan II. Mahmut işe orduyu düzenlemekle başladı. 40 bin kişilik bir kuvvet kurdu. Askerlerinin eğitimi için Avrupa’dan ve Mısır’dan subaylar getirdi. Alman Moltke’de bunların arasındaydı. Bu Alman Generali 1841 yılında yayınlandı)sonradan “Doğu Üzerine Mektuplar”ında (Türkiye Mektupları) Türk ordusu için şöyle diyordu; “Reform diye yapılan her şey dış görünüşten, taslaktan başka bir şey değildi, reformun adı vardı sadece.

Avrupa örneğine göre bir ordu kurulmuştu. Askerler, Rus askerleri gibi giyiniyorlardı; talimnameleri Fransa’dan, silahlarda Belçika’dan alınmıştı. Sarıklı askerler Macar eğeri, İngiliz kılıcı kullanıyorlardı ve de her ulusun ordusunun yöntemine göre eğitimden geçiriliyorlardı.” (s, 124)

… Cezayir ve Tunus Bab-ı Ali’ye sadece lafta bağlıydı (1809). Mısır’da Memlukları tepeleyen Mehmed Ali, iriştiği savaşları kazanarak özerk hükümet kurmuştu. Arabistan’da Vahabiler ayaklanmışlardı. Bağdat valisi olan paşa, bir hükümdar gibi davranıyordu. Balkan yarımadasındaki Sırplar, Karadağlılar ve Boşnaklar sürekli çalkantı içindeydiler. Arnavutluk’ta Yanyalı Ali paşa Epir’e saldıracak kadar güçlenmişti. Yunanistan’da, Makedonya’da, Adalar’da Yunan milliyetçiliğinin uyanışı, kendini savaş hazırlığı ile okullarda, gizli basın ve derneklerle yürütülen propaganda ile açığa vurmaktaydı. Sonrada Çar Aleksandr; Napoleon’dan ve yeni doğan Polonya heyulasından kurtulunca eski “Yunan tasarısını” yeniden ele aldı. Mistik kafasıyla; Kutsal Bağlaşıklık’ın kurulmasında Türklere karşı yöneltilecek haçlı seferinin ilk adımını görmekten hoşlanıyordu.(s,123)

Yeniçerilerin sonu:

28 Şubat 1821 tarihinde “Ulufe Divanı” için ayaklanan ve türlü rezaletler sergileyerek saraya yönelen yeniçeriler, halktan suçsuz insanları öldürmekten çekinmediler.

Sultan II. Mahmut, kendine bağlı Rusçuklu Hüseyin Ağa’yı önce Yeniçeri Ocağı’nın başına getirdi. Tepkiler oluşunca onu “Topçu ocağı”nın başına getirdi. Sultan, bu ocağın subay ve asker sayısını arttırdı, maaşlarını yükseltti. Humbaracılar, lağımcılar ve donanmayı kendi safına çekti.

Ulema sınıfı, Bektaşi tarikatının etkisini kırmak istiyordu. Tarikatların çoğu Bektaşileri İslam’a uzak görüyordu. Sultan II. Mahmut, Şeyhülislamlığa kendisi Mevlevi olan ve imparatorluğu diktatör gibi yöneten Halet Efendi’nin isteğiyle Nakşibendiliği’n Halidiye kolundan Mekkizade Asım Efendi’yi getirdi.

Mora isyanının bastırılmasında yeniçeriler başarısız oldu ve bu isyanı bastırmak için Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’dan yardım istendi. Mehmet Ali Paşa’nın gönderdiği Mısır ordusu kısa sürede isyanı bastırdı. Bu başarı Yeniçeri ordusunu halkın gözünde daha da düşürdü.

26 Mayıs 1826’da şeyhülislamın konağında yapılan toplantıda, yeniçerilerin başarısızlığına değinildi ve talimli bir askeri güce ihtiyaç olduğu konusunda görüş birliğine varıldı. Eşkinci Ocağı kurulmasına karar verildi. Ocağa yeniçerilerden de alınacaktı. Ocağın üniformaları Avrupa ordularına benziyordu. Eşkinci Ocağı, 11 Haziran 1826’da faaliyete geçti.

14 Haziran gecesi bir grup yeniçeri gece yarısı bir isyan çıkardı. İstemedikleri devlet görevlilerin konaklarını yaktılar. Ertesi gün isyancılar topçuları ve Boğaz yamaklarını kendilerine katılmaya davet ettilerse de ret cevabı aldılar.

Tüfekle talimi kabul etmeyip kazan kaldıran Yeniçerilere karşı Sancak-ı Şerif çıkarılıp, halk kutsal bayrak altına çağrıldı.

Bunun üzerine Padişah, sadrazam ve şeyhülislam, Sultan Ahmet Camisi’ne giderek Sancak-ı Şerifi çıkardılar. Halkı sancağın altına davet ettiler. Esnaf, suhteler (medrese talebeleri),ulema, topçular, humbaracılar, tersane çalışanları, kalyoncular Sancak-ı Şerif’in altına toplandılar. Toplanan kalabalık yeni odalar denilen yeniçeri kışlasına yürüdü.

Boğazlar Muhafızı Hüseyin Paşa, Topçu Kara cehennem İbrahim Ağa, Yeni odalar’ı topa tuttular. Yeniçerilerin çoğu öldürüldü, kaçanlar yakalandı. II. Mahmut yeniçeriliğin kökünün kazınmasını buyurdu.

Sonra şehirde yeniçeri avı başladı. İstanbul’da yaşayan elçilik mensuplarına göre öldürülen yeniçerilerin sayısı 6 ila 8 bin arasındaydı. Yeniçeri dövmesi yaptıranlar, onlara benzer kıyafet giyenler de yok edildiler. Yeniçerilerle bağlantılı olan tulumbacı ocağı da kapatıldı.” Vaka-i Hayriye” denen olayla Yeniçerilik son buldu.

17 Haziran günü bir fermanla ocağın kaldırıldığı ilan edildi. Kaldırılan sadece yeniçeri ocağı değildi. Yeniçerileri hatırlatan simgeler, eşyalar hatta mezar taşları yok edildi.

Daha sonra Bektaşi avı başladı. Bektaşiler toplanıp, cebehaneye hapsedildiler.80 yıldan yeni Bektaşi tekkeleri yıkıldı. Diğerleri Nakşibendi’lere verildi. Bektaşi dedeleri sürüldü, bazıları idam edildi, hapsedildi. Bektaşiler aleyhine yoğun propaganda başlatıldı. Kitaplar, risaleler yazdırıldı, vaazlar verdirildi. İslam düşmanı ilan edildiler.

21 Eylül 1828’de mehter ve cirit yasaklandı. Karagöz oyunu da yasaklardan nasibini aldı.

Sadece İstanbul’da değil, sınır boylarında yeniçeriler de kırıldı. Sınır boylarında eğitimli asker kalmadı. Yeniçeri ocağının kaldırılması en çok Bosnalıları etkiledi. Yeniçeri ocağına Müslüman olarak sadece Bosnalılar alınırdı. Bunlar Bosna’da görev yapıyorlardı. Bosnalılar arasında yeniçerilik bir itibar ölçüsüydü. Bosnalıların desteğini kaybeden Osmanlı Devleti, 50 yıl geçmeden Balkanları kaybetti.

Dönemin kaybedeni Rumlar oldu. Ermeniler ön plana çıktı. II. Mahmut, Ermeni Patrikanesi’nin karşı çıkmasına rağmen 1830’da Katolik Ermenilerini müstakil cemaat / millet olarak tanıdı. Protestan misyonerlerin faaliyetine izin verildi. Ceride-i Havadis gazetesi imtiyazı verildi ve maaş bağlandı. Matbaasında Protestan misyonerlerin kitaplarını bastı. Ermeni harfleriyle Türkçe kitap bastı.

Misyoner okulları, hızla yayıldı. 1830’da Osmanlı’da Protestan cemaat yoktu. 1850’de en az 50 merkezde Protestan ve 10 kilise vardı.

Protestan misyonerler Balkanlarda başarılı olamadılar, Onlar da Anadolu ve Suriye’de faaliyet gösterdiler.1881’de 100 kilise, 350 okul açıldı. Misyonerlik faaliyetleri Osmanlı Ermenilerini imparatorluktan kopardı. Misyoner faaliyetlerinin sonucu imparatorluktan göç başladı. 1859-1914 yılları arasında çoğu gayri Müslim tebaadan Anadolu ve Suriye’den 1.4 milyon insan Güney Amerika ve ABD’ye göç etti.

*

1828’de Fransa’nın teşvikiyle Rusya’ya savaş açıldı. Savaş konusunu görüşmek için toplanan divanında savaşa karşı çıkan Galip Paşa ve Keçecizade İzzet Molla padişahın gazabına uğrayıp sürüldüler. Sonuçta büyük bir hezimet ve toprak kaybı yaşandı.

Yabancı gözlemciler yeni ordunun sadece iç inzibat görevinde başarılı olduğunu rapor etmişlerdi.

Fransa’nın Cezayir’i İşgali

1797 yılında yeniçerilerin Cezayir’in yönetimi için seçtiği İzmirli Hüseyin Paşa, Fransa için borç para vermişti ancak Fransa borcu ödemeyince Hüseyin Paşa’nın hakaretlerinden dolayı iki ülke arasında gerginlik oluştu. Bu sırada, düşmek üzere olduğu için halkı dış meselelerle oyalamak isteyen Fransa Kralı X. Charles da, 1830 yılında da Cezayir’i işgal etti. Ancak o sırada Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın isyanının başlaması üzerine Cezayir meselesi sonuçsuz kaldı Buna rağmen bazı Türk sancakbeyleri, bilhassa Konstantin sancakbeyi Ahmet Paşa, Fransızlar’ı yıllarca uğraştırdı.

Kavalalı Mehmet Ali Paşa isyanı

Kavalalı Mehmet Ali Paşa, Mora’da büyük güçler karşısındaki kayıplarını tazmin için Sultan Mahmut’tan zengin insan ve doğa kaynakları olan Suriye eyaletinin valiliğini istedi. Sultan Mahmut ona bunun yerine Girit valiliğini verdi. Adada düzen sağlamanın kendisi için büyük mali yük getireceğinin farkında olduğundan Mehmet Ali Paşa bunu reddetti. 1831’de Suriye’ye karşı karadan ve denizden bir sefere girişti. Mısır ordusuna komuta eden oğlu İbrahim Paşa, Akka, Şam, Hama, Humus’u alarak Toroslar’ı aştı. Anadolu’da yerel nüfustan heyecanlı bir karşılama gördü. Sultan Mahmut, Mehmet Ali Paşa ve oğlu İbrahim Paşa asi ilan edilip üzerilerine Sadrazam Reşit Mehmet Paşa komutasında bir ordu gönderildi. İki ordu Konya’da karşılaştığında Osmanlı ordusu yenildi ve sadrazam esir düştü.

Kütahya Anlaşması

Mehmet Ali Paşa, Sultan Mahmut’tan af dilemek ve kazandığı toprakları elinde tutmayı talep etmek üzere bir mektup yazarken, İbrahim Paşa babasına kendi adına hutbe okutup, sikke kestirip bağımsızlık ilan etmesi için baskı yapıyordu. 1833 yılının Ocak ayında İbrahim Paşa, Bursa’ya bir adımlık mesafedeki Kütahya’ya varmıştı. Mısırlıların ilerlemesi İstanbul’un gıda tedarik hatlarını kısmen kesmiş kentte açlık tehlikesi baş göstermişti. Ne İngiltere ne de Fransa’da kesin yardım vaadi alamayan Sultan Mahmut yardım için Çar Nikolay’a başvurmak zorunda kaldı. Mehmet Ali Paşa’nın başarıları herkesten çok Rusya’da kuşku uyandırmıştı. Çünkü Mehmet Ali Paşa’nın İstanbul’da yerleşmesi ve Osmanlı yönetimine el koyarak, Rusya dibinde zayıf Osmanlı İmparatorluğu yerine diri ve kuvvetli bir imparatorluk kurması demekti. Bu ise Rusya’nın 200 yıldır sürdürdüğü politikasının sonu demekti. Bu düşünceler nedeni ile Rusya Osmanlı İmparatorluğunun toprak bütünlüğü prensibini kabul ettiği gibi bunun için derhal harekete geçti. Rus Çarı, generallerinden Muraviyef’i Rus görüşünü bildirmek üzere İstanbul’a ve Kahire’ye gönderdi. Çar, Sultan Mahmut’a yardım, Mehmet Ali Paşa’ya da derhal muharebeyi durdurmasını teklif ediyordu.

Şubat 1833’te Visamiral Lazarev komutasındaki 9 harp gemisinden oluşan bir Rus filosu İstanbul boğazına girerek Büyükdere önlerinde demirledi. Bu olay Fransa ve İngiltere’yi o vakte kadar içlerine gömüldükleri uyuşukluktan uyandırdı.

Fransa elçisi Rus donanmasının İstanbul’dan uzaklaşmasının Sultan Mahmut ile Mehmet Ali Paşanın anlaşmalarına bağlı olduğuna inanıyordu. Bunun üzerine Sultan Mahmut’un onaması ile Mehmet Ali’ye Kudüs, Akka, Trablusşam ve Nablus sancaklarını kabul ettirerek padişahla barış yapmasını teklif etti. Teklifi kabul etmediği takdirde Fransa’nın da kendisine silahla karşılık vereceğini belirtti. Mehmet Ali Paşa teklifi kabul etmemekle birlikte Beriyettüşşam ve Adana sancağının da kendisine bırakılması için Sultan Mahmut’a ültimatom verdi. Bu ültimatoma müspet cevap verilmediği takdirde İbrahim Paşa’yı Üsküdar üzerine yürümekle görevlendiriyordu. Bu sıralar Mehmet Ali Paşa’nın entrikaları ile Anadolu’da padişaha karşı yer yer isyanlar çıkmış bulunuyordu. Kastamonu’da Tahmiscioğlu, İzmir’de Mehmet Ağa isminde biri padişahın memurlarını atarak, Mehmet Ali Paşa’nın idaresini kurmaya yeltendiler.

Sultan Mahmut bu durum karşısında başkentin güvenliğini bile tehlikede görüyordu. Ulemanın ve halkın homurdanmalarına karşın 15.000 kişilik bir Rus kuvveti 5 Nisan 1833’te Boğaziçi’nin Anadolu yakasına çıktı. Bu olay Fransız ve İngiliz elçilerine dehşet saldı. Rusların İstanbul’dan uzaklaşmaları Mehmet Ali’nin Anadolu’yu boşaltması ile mümkündü. Elçiler Sultan Mahmut’u Mehmet Ali ile anlaşma yapması için zorlamaya başladı. Sultan Mahmut yeni barış teşebbüslerinde bulunmayı kabul etti. Reşit Bey, Fransız elçisi Varenne ile İbrahim Paşa’nın ordugahına barış tekliflerini götürdü. Uzun boylu tartışmalar neticesinde nihayet Mehmet Ali Paşa ile Sultan Mahmut arasında 14 Mayıs 1833’te Kütahya Barış Anlaşması imzalandı. Bu barışa göre Mehmet Ali Paşa’ya Mısır ve Girit valiliklerine ek olarak, Şam, İbrahim Paşa’ya ise Cidde valiliğine ek olarak Adana valiliği verildi. Bundan başka Anadolu’da Mehmet Ali tarafını tutmuş olanlar için de genel af ilan edildi. Kütahya barışından sonra İbrahim Paşa kuvvetleri Anadolu’yu boşalttı.

Hünkâr İskelesi Anlaşması ve Boğazlar sorunu

İngiltere ve Fransa, Mehmet Ali ile padişahın arasını bulayım derken daha çok Mehmet Ali çıkarlarını kollayan bir barış ortaya çıkmıştı. Rusya ise Mısır isyanının ilk gününden beri dostluk göstermişti. Yakınlığı sebebi ile Rusya en kısa zamanda yardım için donanma ve asker gönderebilirdi. Sultan Mahmut bu durumu Rus elçisine açtı. Rusya ile saldırmazlık ve savunma ittifakı için Çara müracaatta bulundu. Çar, ittifak düşüncesini onayladı. 8 Temmuz 1833’te ise Rusya ile Osmanlı İmparatorluğu arasında Hünkar İskelesi anlaşması imzalandı. Anlaşmaya göre Osmanlı Devleti boğazlara hiçbir yabancı harp gemisinin girmesine izin vermeyecek Rusya ile batılı devletlerarasında bir savaş olursa Osmanlı Devleti, boğazları Rusya ile harp halinde olan devlete kapayacaktı. Buna karşılık Rus gemileri boğazlardan her iki istikamette gidip gelebileceklerdi.

İngiltere ve Fransa Kavalalı Mehmet Ali Paşa’ya yenilen Osmanlı Devleti’ne yardımı reddederken Rusya, Osmanlı’ya yardım eli uzatmış hatta Edirne antlaşmasıyla Osmanlı Devleti’nden alacağı 11,5 milyon Osmanlı altını tazminatın büyük bölümünden vazgeçti, Silistre şehrini boşalttı.

Anlaşmanın imzalandığını öğrenir öğrenmez Paris ve Londra’da kıyametler koptu. Fransa ve İngiltere Akdeniz’deki filolarını çoğalttılar. Bir İngiliz filosu İzmir önlerinde görüldü. Bir ara boğazların zorlanması ve Karadeniz’deki Rus filosunun batırılması bile düşünüldü. Fakat daha sonra Avusturya ve Prusya’nın da Rusya’dan yana tavır almaları üzerine Hünkar İskelesi Anlaşmasının yürürlüğe girmemesini temin etmek için yeni bir müdahale durumu olmaması adına Kahire ve İstanbul’a tavsiyelerde bulunmaya başladılar. Rusya, Batı ile savaşa girdiği anda, Osmanlıların, boğazları Batılılara kapatacağı hususu, Rusya’nın bu dönemde rekabet içinde olduğu Birleşik Krallık ve Fransa’ya karşı konması ile Boğazlar sorunu ortaya çıkmıştır.

16 Ağustos 1838 Baltalimanı Ticaret Antlaşması

İngilizler Osmanlıları Rusya’dan uzaklaştırmak istiyordu. Bunun için David Urquhart gibi ataşeler, Alexandre Blacque gibi gazeteciler devreye sokuldu. D.Urquhart, II. Mahmut’un çok etkilendiği A. Ba­cque’nın “Moniteur Otto­man” adlı gazetesinde şunu yazdı:

Osmanlı Devleti eski eko­nomi ve maliye uygulamaları tarihin çöp sepetine atmalı, Özellikle ticaret tekellerini ve iç gümrükleri kaldırmalı, Dış ticareti hemen serbest bırakmalı, Gümrükleri çok düşük tut­malı…

İngiliz gazeteci, W. N.Churchill, Adam ava çıktığı esnada bir çocuğu vurdu. İngiliz Elçisi Ponsonby tarafından uluslarası politik problem hadise haline getirdi. Yaptığı baskı ve tehditlerle Osmanlıyı Rusya’dan kopardı.

*

1830’larda Avrupa’da gümrük duvarlarının yükselip birtakım mallara yasaklamalar getirilmesi sonucu İngilizler yeni pazarlar bulmak üzere Ortadoğu ve Uzakdoğu’ya yönelmişlerdi. İngilizler, Mısır’ın kalkınmasını sağlayan ticaretine darbe vurmak üzere hem de Osmanlı İmparatorluğu’nda İngilizlerin serbest ticaret yapabilmeleri için yed-i vahid usulünün kaldırılmasında ısrar etmişlerdi. İngilizler’in Ortadoğu ticaretine ilgilerinin artması Sultan Mahmut’un İngiltere politikasına olan güvensizliğini de ortadan kaldırıyordu.

İşte bu ortamda hem İngilizlerin yardımını sağlamak hem de Mehmet Ali’ye bir darbe vurmak için16 Ağustos 1838’de İngilizler ile bir ticaret anlaşması imzalandı. Hariciye Nazırı Mustafa Reşit Paşa’nın Boğaziçi’ndeki Baltalimanı’nda bulunan konağında paşa ile İngiliz elçisi Ponsonby arasında imzalanan anlaşmaya göre Osmanlı İmparatorluğu, kendi ihtiyaç duyduğu yerli ham maddelerin yabancı tüccarlar tarafından yurt dışına çıkarılmasını önleyen yed-i vahid (tekel) usulü kaldırılıyordu. Mısır’ın kapitalist gelişmesinde stratejik bir rol oynayan dış ticaret tekeli bu anlaşmaya dayanarak yıkılmıştır. Bu hüküm, Mısır kalkınmasının can damarı olan mekanizmayı tahrip edip Mısır’ı çökertmek için konmuştu. Ülkenin başka bölgelerinde de geçerli olacaktı. Baltalimanı ticaret anlaşması ile İngiltere’ye çok daha önce verilmiş olan bazı imtiyazlar yeniden onaylanıp önemli ölçüde genişletilmiştir. İngiliz tüccarlar, iç ticarette en imtiyazlı yerli tüccardan daha fazla vergi ödemeyecekti. İngiliz gemileriyle gelen İngiliz malları için bir defa gümrük ödendikten sonra, mallar alıcı tarafından nereye götürülürse götürülsün bir daha gümrük ödenmeyecekti. İngiliz ticaret gemileri boğazlardan serbestçe geçebilecek, Osmanlı limanlarında bir gemiden diğerine aktarma yapabilecek ve transit ticaretten alınan vergi resmi kaldırılacaktı. Örneğin Selanik’ten İstanbul’a mal gönderen Müslüman yerli tüccar devlete transit gümrük vergisi ödediği halde İngiliz tüccar bu vergiden muaf olmuştur. İngiliz tüccarlar sadece İngiliz mallarını değil, dış ülkelerden gelmiş her türlü malı ülkenin her yerinde serbestçe alıp satabileceklerdi. Anlaşma 8 Ekim 1838’de Kraliçe Viktorya, bir ay sonra da Sultan II. Mahmut tarafından onaylandı.

OSMANLI EKONOMİSİ

Osmanlı sanayi ve ticareti, batılı güçlere verilen tavizler nedeniyle büyük dezavantajdaydı. Osmanlı Devleti, isyan etmiş olan Mısırlı Mehmet Ali Paşaya karşı, İngiltere’nin yardımına muhtaçtı. İngilizler, bu yardım talebine olumlu cevap vermek için Türklerden yeni bir ticaret antlaşması istediler ve bu antlaşma Ağustos 1838’de İstanbul, Baltalimanı semtinde imzalandı. Bu antlaşma ile İngilizlere, hiçbir vergi ödemeden Türkiye’den istedikleri ham maddeleri alabilmekte ve kendi mallarını hiçbir gümrük vergisi vermeden satabilmekteydiler.

Bunun sonucunda, ev veya sokak çalı süpürgeleri bile ithal edildi (Aya, 2012, s.16-17) ve

“İngiliz Malı” ucuz mallar piyasayı işgal etti ve yerli sanayinin arta kalanını da sildi. Benzer ticarî tavizler daha sonraları başka Avrupa ülkelerine, örneğin, Fransa, Danimarka, İspanya, Hollanda gibi ülkelere de uygulandı.

“… O zaman Osmanlı Devleti gümrükleri asgariye indirmiş, Pazarını yabancı mallara açmış bir ekonomi izliyordu Bu da geleneksel İslam, Orta Doğu devlet ve ekonomi anlayışından ileri geliyordu. Osmanlı ekonomik düşüncesi halkın mallara mümkün mertebe ucuz erişmesi için açık Pazar politikası güdüyordu. Osmanlı, gümrük % 3’e inmişti, bu rakam Fransa’da bile %10’du.Bu yüzden-o zaman bütün Arabistan, Anadolu, Rumeli- büyük bir pazardı. Bu pazarı açık tuttuk. Kapitülasyonlar verdik. Yabancılar istediği gibi gelsin, aşağı gümrükle mal getirsin. Bu siyaset 18. Asırda pamuklu sanayimizi çökertti. Çünkü halkın çok para harcadığı tekstil pamuklulardı. Tekstilde Avrupa 18. Asır sonunda makine mamulü olan tekstiller yapmaya başlayınca bizim pamuklu pazarı çöktü. Bütün şehirlerde bu işle uğraşan dokumacılar iflas etti. 1840’larda Üsküdar’daki 5000 dokumacı aç kaldı, işsiz kaldı. İngiliz kumaşları geldi. Sonra Amerikan bezi geldi. Köylere kadar Amerikan bezi geldi. Köylere kadar Amerikan bezi kullanılır oldu. Bütün bunları biz evvelce yerli yapıyorduk. Yerli büyük dokuma sanayimiz vardı. Şehirlerimizin harabisi, sefalet bundan sonra geldi.” (Her Yıl Bir Türk Bilgi Şöleni , Prof, Dr. Halil İnalcık, s, 151, Bursa-2016, Bursa Türk Ocağı Yayını)

**

Bab-ı Âli, Avrupalı tüccarların çıkarları, yerli üreticilerin ve esnafın çıkarlarıyla çatıştığında, kendi kulları aleyhine karar almaktan çekinmemiştir. On sekizinci yüzyılda İstanbul esnafı Fransız kumaş ihracatçıları karşısında pazarlık güçlerini arttırmak için bir ortaklık kurunca, Fransızların şikâyeti üzerine Osmanlı hükümetinin bu ortaklığı dağıtması ve esnafı cezalandırması bunun önemli bir örneğidir. Fransız hükümetinin Osmanlı İmparatorluğu’nda Fransız ihraç mallarıyla rekabet edebilecek yerli sanayi işletmelerinin engellemesi için İstanbul elçisine talimat verdiği bilinmektedir. (Yahya Tezel, Cumhuriyet Döneminin İktisadi Tarihi, Tarih Vakfı Yayınları İstanbul-1994,s.62, Aktaran, İbrahim Okur, Altın, s:379, Bursa)

Tüketim kalıplarıyla Batılılaşmış olan saray ve Bab-ı Âli çevreleri, Batı Avrupalı kapitalistler ve onların Türkiye’deki uzantıları olan gayrimüslim tüccar ve bankerler ile bin bir çıkar ilişkisine girmiş; düşük verimlilikli tarım ekonomisinin sırtından sorumsuz bir israf kesimi oluştururken imparatorluktaki iktisadi kaynakların Batılı çıkarları peşkeş çekilmesini kolaylaştıran bir ortam yaratmıştır. (Yahya Tezel, Cumhuriyet Döneminin İktisadi Tarihi, Tarih Vakfı Yayınları İstanbul-1994,s.62)
İnalcık; “O zaman Osmanlı Devleti, gümrükleri asgariye indirmiş, pazarını yabancı mallara açmış bir ekonomi izliyordu. Bu da geleneksel İslam, Ortadoğu devlet ve ekonomi anlayışından ileri geliyordu. Osmanlı ekonomik düşüncesi halkın mallara mümkün mertebe ucuz olarak erişmesi için açık Pazar politikası güdüyordu Osmanlı. Gümrükler %3’e inmişti. Bu rakam Fransa’da bile %10’du. Bu yüzden Osmanlı pazarı- o zaman bütün Arabistan, Anadolu, Rumeli- büyük bir pazardı. Bu pazarı açık tuttuk, kapitülasyonları verdik. Yabancılar istediği gibi gelsin, aşağı gümrükle alsın mal getirsin. Bu siyaset 18. Asırda pamuklu (+yün) dokumacılığı çökertti. Çünkü halkın çok para harcadığı tekstil pamuklulardı. Tekstilde Avrupa 18. Asır sonunda “Machine made good” yani makine mamulü olan tekstiller yapmaya başlayınca, bizim pamuklu pazarı çöktü. Bütün şehirlerde bu işle uğraşan dokumacılar iflas etti. 1840’larda Üsküdar’da 5000 dokumacı aç kaldı, işsiz kaldı. İngiliz kumaşları geldi. Kölere kadar Amerikan bezi kullanılır oldu. Bütün bunları daha önce yerli yapıyorduk. Yerli büyük dokuma sanayimiz vardı. Şehirlerimizin sefaleti bundan sonra geldi…

Osmanlı 1875’te borçlarını ödeyemeyeceğini ilan etti. Ve onun arkasından Rusya bundan istifade etti, 93 harbine girdik. Bu felaketti başka türlü olmazdı…19. Asırda Abdülmecit zamanında Fransa’dan aldığımız paraları saraylara, saraylı hanımların mücevherlerine verdik…(Erhan Metin, Halil İnalcık ile Tarih, tarihçilik ve yerel Araştırmalar Üzerine Bir Söyleşi; Çankırı Araştırmaları Dergisi, Sayı 3, s.449-450, 2008)

*

Kavalalı Mehmet Ali Paşa, 1838 Ticaret Sözleşmesine karşı çıktı. Gümrükler ve iç tekeller sayesinde güçlü bir ordu ve donanma inşa etmişti. Sanayi filizleniyor ve çağdaş bir devlet doğuyordu. II. Mahmut, Mısır’ı kendine bağlama ümidiyle İngilizlerle işbirliği yaptı ve sonunda İngiliz donanmasının baskısıyla Kavalalı Mehmet Ali Paşa, 1838 Ticaret Sözleşmesi’ni kabul etti ve çok kısa bir süre sonra Mısır da iflas etti. Mısır’ın modern bir sanayi devleti olması imkânsız hale geldi.

***

İngiltere ile yapılan Baltalimanı Ticaret Anlaşması ile İngiltere’nin siyasi desteği sağlanmıştı. Zaten Osmanlı ordusundaki reform çalışmaları ciddi anlamda devam etmekte ve yeniden düzenleme sağlanmakta idi. Mehmet Ali etrafında örülmekte olan çemberden kurtulmak ümidi ile elinde bulunan yerlerin babadan oğula geçmek üzere kalıtsal valiliğini istedi. Bunun dışında İstanbul’a göndermek zorunda olduğu vergiyi göndermemekle birlikte bağımsızlığını ilan etti. Sultan Mahmut, Mehmet Ali Paşa’ya karşı savaşa girişilmesi için 21 Nisan 1839’da emir verdi. İki ordu Fırat nehrinin ötesinde Nizip’te karşılaştı.

Osmanlı ordusunun başında orduyu modernleştirme çabaları içerisinde Avrupa’dan getirtilen Prusyalı 3 subay bulunuyordu. Bir Cuma günü Prusyalı subaylar, Osmanlı ordusu Mısır ordusunu yenecek bir durumda iken hemen muharebeye girilmesi için başkomutan Hafız Paşa’ya tavsiyede bulundular. Fakat orada bulunan ulema, Cuma günü harp yapılmasının şer’an caiz olmadığını ileri sürdüler. Ertesi gün Prusyalı subaylar bir gece baskını yapılmasını tavsiye ettiler. Ulema bu seferde ansızın gece haydut gibi baskın yapılmasının padişahın askerlerinin şanına yakışmayacağını ileri sürdüler. Bu esnada İbrahim Paşa ordusu Osmanlı ordusunu kuşatacak bir konum kazandı. 29 Haziran’da başlayan Mısır ordusu saldırısı sonucu Osmanlı ordusu 4 saat içinde perişan oldu. Harp meydanında binlerce ölü on binlerce esir ve 160 parça top bırakıldı. Bir defa daha İbrahim Paşa kuvvetlerine Anadolu ve İstanbul kapıları açılmıştı. Sultan Mahmut 1 Temmuz 1839’da mağlubiyet haberinin İstanbul’a varmasından birkaç gün önce öldü. Vereme yakalanmış olan Sultan Mahmut, 2 Temmuz 1839 pazartesi günü sabaha karşı hayatını kaybetti

***

“Sultan II. Mahmut dönemi, Osmanlı tarihinde batılılaşma süreci içerisinde büyük öneme sahiptir. Kurduğu Avrupai tarzda eğitim gören Asakir-i Mansure-i Muhammediyye ordusu ile modern Türk ordusunun temellerini attı. 1828 yılında yayınladığı Kıyafet Nizamnamesi ile sarık, kavuk ve biniş giyilmesini yasaklayıp, ceket, pantolon ve fes giyilmesi kuralını getirdi ve kendi de sakalını kısa keserek modern kıyafetler ile halkın içine çıktı. Portrelerini yaptırarak devlet dairelerine astırdı.

Devlet ve saray teşkilatında geniş ölçüde değişiklik yaparak Tımar Sistemi, Enderun ve Divan-ı Hümayun’u lağvedip çeşitli bakanlıklar ve meclisler kurdu. Topkapı Sarayı’nı terk ederek batılı tarzda döşenmiş Beylerbeyi Sarayı ve Çırağan Sarayı’nı yaptırarak hanedan için boğaz içi sahillerinde yeni bir yaşantının kapısını araladı. 1831 yılında Modern anlamda ilk nüfus sayımını gerçekleştirdi, ilk posta teşkilatını kurdurdu ve Osmanlı tarihindeki ilk resmi Türkçe gazete olan Takvim-i Vekayi onun döneminde yayımlandı. İlköğretimi zorunlu hale getirerek bugünkü ilkokula denk rüşdiye okullarını kurdu. Avrupai tarzda eğitim vermek amacıyla İstanbul’da, Türkiye’nin ilk modern tıp okulu olan Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane ve modern anlamda ilk harp okulu olan Mekteb-i Harbiye’yi kurdu.

Sultan II. Mahmut 1834 yılında Divan-ı Hümayunu lağvetti. Onun yerine Meclis-i Vala ve Meclis-i Vükela’yı kurdu ve birçok bakanlıklar teşkil edildi. Sadaret kethüdalığı dahiliye nezaretine, reisülküttaplık hariciye nezaretine, defterdarlık maliye nezaretine çevrildi. Sadrazamlık unvanı başvekile çevrildi. Sadrazam, padişahın mutlak vekili olmaktan çıktı. Bu sıfatla yetkiler nazırlara (bakanlara) geçti. Başvekilliğe ilk defa olarak Rauf Paşa getirildi. Sadrazamlık kaldırılınca eskiden iki kazasker aracılığı ile o makama bağlı olan kadılıklar ve şeriat mahkemeleri de şeyhülislamlığa bağlandı.”

Kitaplarda, Wikipedia ve ansiklopedilerde okuyacağınız bilgiler kısaca bunlar. Kitaplar, ordusu yokken Rus Çarlığı’na savaş açmasını, sınırlardaki tecrübeli askerleri yok etmesini yazmazlar. Yenilgiden sonra Kafkasya kaybedildi. Balkanlarda çarlığın etkisi arttı. Rus Çarlığı’na büyük bir tazminat ödendi.

Boğazlarda lüks saraylar yapılmaya başlandı. Sultan Abdülmecit ve Sultan Abdülaziz devrinde boğaz saraylarla dolduruldu. Bu israf Osmanlı’nın sonunu getirdi desek abartı olmaz.

Mısır’da on-oniki yılda Osmanlı ordusundan daha modern bir ordu ve donanma kuran Kavalalı Mehmet Ali Paşa’dan daha fazla imkânı olan Osmanlı Devleti’nin ne büyük bir modernleşme fırsatı kaçırdığını okuyamıyoruz.

1838 Ticaret Antlaşması ile Osmanlı pazarı sonuna kadar İngilizlere ve ardından diğer devletlere açıldı. Var olan sanayi de yok oldu. Ticaret de zamanla Levantenlere ve azınlıkların eline geçti.

Bu antlaşmayla sadece Osmanlı devleti değil Mısır’da başlamış bulunan modern sanayi ve devlet oluşumu yok oldu.

Fesi getirdiği ve resmini devlet dairelerine için “Gavur padişah” diye anılan Padişah II. Mahmut döneminde 18. Yüzyılda Anadolu’ya yayılmaya başlayan Nakşibendilik, devletin resmi mezhebi haline geldi.

KAYNAKÇA

  • -Allen, W.E.D.1828-1921 Türk-Kafkas Sınırındaki Harplerin Tarihi, Ankara-1966,
  • -Bıyıklıoğlu, Tevfik Trakya’da Milli Mücadele Ankara, 1992
  • -Bi Mahmut; Kafkas Tarihi, Ankara-2011
  • -Busbecq, Türk Mektupları, İstanbul-2002, Kırkambar Yayınları
  • -Carthy, Justin Mc, Sürgün ve Ölüm, İstanbul-1995
  • -Galland, Antoni, İstanbul’a Ait Günlük Hatıralar I (1672)Ankara-1998, TTK
  • -İmbert, Paul, Osmanlı İmparatorluğunda Yenileşme Hareketleri, İstanbul, (Basım yılı yok)
  • -İnalcık, Halil Osmanlı İdare ve Ekonomi Tarihi, İstanbul-2011
  • -İnalcık, Halil Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi, İstanbul-2000
  • –İnalcık, Halil, Devlet-i Aliye I, İstanbul-2010
  • İnalcık, Halil, Devlet-i Aliyye-III, İstanbul-2016
  • -İpek, Nedim, Rumeli’den Anadolu’ya Türk Göçleri, Ankara-1999
  • -Mantran, Robert, Osmanlı Tarihi, İstanbul-1995
  • -Ortaylı, İlber, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, İstanbul-2016,Timaş Yayınevi
  • -Sakin, Orhan, Yeniçeri Ocağı Tarihi ve Yasaları, İstanbul-2011, Doğu Kütüphanesi
  • -Şirokorad, A.B,Osmanlı-Rus Savaşları. İstanbul-2103

TARİH : 1806-1812 Osmanlı-Rus Savaşı. Tuna Boyunda Batın Köyü Muharebeleri


1806-1812 Osmanlı-Rus Savaşı… Tuna Boyunda Batın Köyü Muharebeleri

KAYNAK : http://www.belgeseltarih.com/1806-1812-osmanli-rus-savasi-tuna-boyunda-batin-koyu-muharebeleri/

•Cevdet AKÇAKOCA*

1945 yılında Bulgaristan’da, Rusçuk (Ruse) ilinin Bele kazasına bağlı Batin köyünde doğdum. 1950 yılında ailece Türkiye’ye göç ettik ve Bursa’ya yerleştik. 1989 yılında bir kısım akrabalarımız Tükiye’ye geldi ve geri döndüler. O zamandan beri Bulgaristan’a birçok defa gittiğim halde doğduğum köye gitmedim.

Oysa rahmetli annem ve babam, Batin köyü ile ilgili birçok şeyler anlatıyordu. 1877-78 harbinde büyük dayılarımın şehit olduğunu, köyden Türkiye’ye ilk göçün o zamanlarda olduğunu gibi bir çok şeyler anlatıyorlardı. Ama maalesef anlattıklarının ne kadar kıymetli konular olduğunu o zamanlar anlayamıyorduk.

2018 yılında doğduğum köy olan Batin köyüne gittim. Köyü, köyde yaşayanların fakirliğini gördüm. Tıpkı Makedonya’da 500 yıllık yörüklerin yaşadıkları gibi yaşadıklarını gördüm. Bu konudaki birkaç paylaşımımı facebook sayfamdan görebilirsiniz.

Batin köyünün inişli çıkışlı yollarında ve çevresinde köye gitmeye çalışırken tarihteki 1806-1812 Osmanlı-Rus harbi ve bu harbin bir bölümünde devam eden Batin savaşları da aklıma geldi. Burada paylaşayım istedim.

1806-1812 Osmanlı-Rus savaşları tarihte çok önemli olan savaşlardandır. Osmanlı donanması 1770 de Çeşme’de Ruslar tarafından yakılmış, yeni donanma yapılmaya çalışılıyor. Yeniçeri isyanları çok ve kötülükleri son derece artmış. Balkanlarda kıpırdanmalar başlamış.

Balkanlarda Bölgedeki Rumlar, da Yunanistan‘ın kurulmasına yol açacak olan bağımsızlık hareketlerinin temelini o yıllarda atmaya başlamışlardı. Filiki Eterya ve benzeri dernekler kurarak Osmanlı’dan bağımsızlıklarını kazanmaya çalışan Rumlar’ın bu hareketlerini Tepedelenli Ali Paşa çok şiddetli bir biçimde bastırdı. Ayrıca 1798 yılında Napolyon‘un donanmasına karşı kazandığı zafer ve Rumeli‘de bastırdığı Pazvandoğlu isyanları sayesinde bölgedeki siyasi ve askeri nüfuzunu da arttırdı. Ancak Balkanları demir yumrukla idare eder hale geldi.

Tam bu sıralarda yani 1806 yılında Ruslar Osmanlıya harp ilan ettiler. Savaş 1806 yılından 1812 yılına kadar devam etti. Bu harp esnasında da Doğuda ilk Kürt isyanı meydana gelmiştir. Bu yıllarda Napolyon Mısır’ı işgal etmeye çalışmış, Rusların ve İngilizlerin yardımı ile Napolyon belası önlenmişti. Maalesef Fransızlar Osmanlıyı Ruslar aleyhine kullanmaya, Rus yanlışı Eflak ve Boğdan beylerini görevden aldırmışlardır. Bu defa Ruslar Balkan halklarını kışkırtmaya başlamışlar, Eflak ve Boğdan beylerinin görevden alınmanı bahane ederek Osmanlıya savaş ilan etmişlerdir.

Savaş başladığında Osmanlı’da büyük karışıklıklar meydana gelmiştir. Sanki Osmanlı savaşa girmemiş gibi 28.Mayıs.1807 tarihinde Boğaz kaleleri muhafızı Kabakçı Mustafa önderliğinde bir isyan başlamış ve yenilik yanlısı Padişah III. Selim tahttan indirilmiş, IV. Mustafa padişah yapılmıştı.

İşte burada yine Rumeli ayanlarından beylerinden Alemdar Mustafa Paşa ve arkadaşları devreye girerek 15.000 kişilik bir kuvvetle İstanbul’a gelerek II. Mahmut’ u tahta çıkarırlar. Daha sonra maalesef Alemdar Mustafa Paşa da bir baskında köşkünde asilerle mücadele eder ve kendisi ile birlikte birçok asiyi havaya uçurur.

Bu sırada savaş devam etmektedir. Alçaklığı, karışıklıkları görüyor musunuz?
Avrupa’da ise menfaatleri doğrultusunda Fransa ile Rusya Tilsit Antlaşmasını imzalayıp aralarında Osmanlı topraklarını paylaşmışlardır (1807).
Fransa’nın ikiyüzlülüğü Osmanlı’yı İngiltere’ye yaklaştırmış ve İngiltere ile Osmanlı arasında Kale-i Sultaniye (Çanakkale) Antlaşması imzalanmıştır.
Bu antlaşmaya göre barış zamanında hiçbir savaş gemisi boğazlardan geçemeyecektir.
Bütün bu olaylar olurken savaş devam etmektedir.

1809 yılında Dobruca’nın denetimini eline geçiren Rus ordusu 1810 yılında, ordu kumandanlığını Pyotr Bagration’dan devralan Nikolay Kamenski’nin emriyle Bulgaristan’a yöneldi. Nikolay Kamenski, Silistre kuşatması görevini Fransız göçmeni kolordu komutanı A.F.Langeron’a vermiş, kendisi de bizzat Rusçuk kuşatmasına katılmaya karar vermiştir. 1810 Mayıs’tan itibaren üç kol halinde ilerleyen Rus birliklerinin bir kısmı da Hacıoğlu Pazarcık’da bulunan Pehlivan İbrahim Paşa üzerine yürüdü. Bunun üzerine karşı ilerleyişe geçen üç dört bin kişilik Pehlivan Paşa kuvvetleri, çarpışa çarpışa geri çekilmek zorunda kaldılar. Piletof adındaki bir kumandanın emrindeki on beş bin kişilik özel bir Rus birliği, en sonunda Pehlivan Paşa’yı Hacıoğlu Pazarcık’da kuşatma altına aldılar. Türk ordusunun 10 Mayıs 1810’da Hacıoğlu Pazarcık Muharebesi’nde Rus ordusuna mağlup olmasının ardından, 18 Haziran 1810 tarihinde Hacıoğlu Pazarcık’ın işgal edilmesine değin çarpışan Pehlivan İbrahim Paşa hasta ve yaralı bir halde esir düştü. 30 Mayıs’ta yardım alma olanağı kalmadığı için teslim olan Silistre ve 1.Haziran’da Razgrad Rusların eline geçti. İleri harekâtını sürdüren Rus ordusu Haziran başında Rusçuk ve Şumnu’yu kuşattı.

Batın Meydan Savaşı
Burada bir saplama yaparak Batin Meydan Savaşını anlatmak istiyorum. Batin köyü Tuna kıyısında bir takım tepecikler arasında kurulmuş bir Türk köyüdür. Şimdi çoğunluğu Bulgarlardan meydana gelmektedir. Annem ve babamın anlatışı ile köy ve tarlalar bir takım banarlar (vadiler ve çukurlarla) ayrılmıştır. İşte bu köyde 1810 yılında korkunç ve kanlı savaşlar meydana gelmiştir.

Rus kuvvetleri 26 Haziran 1810’da Ruscuk’u kuşattı ve 6 Ağustos sabahı taarruza geçen Rus kuvvetleri, Türk kuvvetleri karşısında yenilgiye uğradı ve birçok kayıp verdikten sonra geri çekildi. Ruslar, Varna, Razgırad, Kozluca bölgelerinde önemli sayıda kuvvet bıraktıktan sonra, 10 000 kişilik bir kuvvetle tekrar Rusçuk’a ilerlemeye başladılar.

Rusçuk’taki Türk kuvvetleri, takviye beklemekteydiler. Rusçuk seraskerliğine atanan Halil Paşa, 40 000 kişilik ordusunu takviye alarak kuvvetlendirdikten sonra ilerledi ve Bele köyü {Tırnova ile Rusçuk arasındadır-İstiklal Harbi kahramanlarından Refet Bele bu köydendir diye biliyorum) yakınında 7-8.000 kişilik bir Rus kuvvetini mağlûp etti.

16 Ağustos 1810’da taarruza geçen General Uvarov komutasındaki Rus birliği, Türk garnizonu karşısında yenilgiye uğradı ve geri çekildi. Kuşatma halindeki Rusçuk garnizonu takviye beklerken, Rusçuk seraskerliğine atanan Goşancalı Halil Paşa 40.000 kişilik ordusuyla Tırnova ile Rusçuk arasında Bele Muharebesi’nde Rusları mağlup etti.
Bundan sonra Halil Paşa kuvvetleri 28 ağustos’ta Rusçuk batısındaki Batin deresinin batı sırtlarını işgal ederek savunma düzenine geçti.

Ruscuk’u kuşatmış olan Rus kuvvetlerine Silistre ve Çirnavut bölgesinden yardım geldi ve Rus ordusunun sayısı 34.000’i buldu. Razgırad bölgesinden Türk ordusuna takviye kuvvetleri gelmekte olduğunu öğrenen Ruslar, bir an önce sonuca ulaşmak için 8.500 kişilik bir kuvvetle Batın köyü güneyinde tertiplenmişlerdi.

Rusçuk’un batısındaki Batın deresinde savunma düzenine geçen Türk ordusu 25 Ağustos’ta Bâtın Muharebesi’nde, Rus ordusuna komuta eden Nikolay Kamenski tarafından, Rus nehir filosunun da desteği ile, ağır bir yenilgiye uğratıldı. Rus süvarileri tarafından 15 km kadar takip edilen Muhtar Paşa’nın Arnavutları ve ayanların Goşancalı Halil Paşa emrindeki birlikler 7 Eylülde tamamen yenildiler, hatta neredeyse yok edildiler. 21 bin asker ve 140 toptan oluşan düşmanın üstün gücü karşısında 8 bin Türk hayatını kaybetti. Rus General İlovaitzki ile birlikte 3 general ve 78 subay da Rus kayıpları arasında idi. Muharebede Goşancalı Halil Paşa da vurularak şehit oldu

Bunun üzerine diğer kumandanlar Halil Paşanın ölümünü saklayarak, Ruslar ile geri çekilmek için bir anlaşma yaptılar. Ancak Ruslar, daha sonra Halil Paşanın ölümünü öğrenince, anlaşmanın onun adına yapıldığını ileri sürerek tanımadılar. Bu suretle Ruscuk’u kurtarmakla görevlendirilen Türk ordusu dağıldı. Alınan mağlubiyette, komuta kademesinin yerinde karar alamaması ve hızlı hareket edememesinin de etkisi vardı. Öyle ki Osmanlı Serdar-ı Ekremi Kör Yusuf Ziyaüddin Paşa, Goşancalı Halil Paşa’ya zamanında yardıma gitseydi ağır bir yenilgi yerine parlak bir zafer kazanılabilirdi.

Batin yenilgisinden sonra 2 hafta içinde Ruslar, Bâtın Muharebesi’nin ardından önce harabeye çevrilen Ziştovi’yi, daha sonra da kahraman savunucusu Boşnak Ağa tarafından gerek kendi adına, gerekse Karslı Ali Paşa adına 27 Eylül’de teslim edilen Rusçuk ve Yergöğü’nü işgal ettiler. Ekim ayı başlarında önce Turnu, daha sonra da Niğbolu üzerinde Rus bayrağı dalgalanıyordu. Ayan Pehlivan Süleyman Paşa, Voronzov’un askerleri karşısında Plevne’den kaçtı, Selvi’ye ise Kazaklar yerleşiyordu.

Kurtulabilen 6 000 kişilik bir kuvvet Şumnu’ya çekildi. Ama neye yarar ki?

Vidin’i kurtarmak için Tepedelenli Ali Paşa’nın Sofya’ya kadar ilerlemeyi başarmış diğer oğlu Veli Paşa, Mora’nın genç valisi ve babasının vekili olarak yönettiği 10 bin Arnavut’tan 2 binini buraya gönderdi. Daha Haziran ayında birkaç bin Sırp, General Tzukatos’un emrindeki Rus birlikler ile Olt bölgesinde birleşerek, Birsa-Palanka’yı aldılar.
Serbest Sırbistan’a akın eden Niş Paşası, geri çekilmek zorunda kaldı.

General Orurk, Sırplara Serez Paşası İsmail Bey’i ve Ahmed Reşat’ı Eylül ayı başlarında yenmeleri için yardım etti. Drina Nehri kenarında ise Olt bölgesindeki Eflak Pandorlarından oluşturulan Nikitiç süvari bölükleri bekliyordu. Kladova’nın müdafaa kıtaları artık Hristiyanlardan oluşuyordu. Kara Yorgi, Ekim ayında tekrar akın eden Boşnakları geri püskürttü.

26 Ekim 1810 tarihinde, Nikolay Kamenski Vidin Muharebesinde Serasker Vezir Hacı Osman Paşa komutasındaki 40.000 kişilik Osmanlı ordusunu mağlup etmiş, bu savaşta Osmanlı ordusu 10.000 kayıp verirken Kamenski yönetimindeki Rus ordusu sadece 1.500 kayıp vermiştir.

Ruslar, bu zaferleri amansız hastalıklara yakalanan ve batıdaki savaşın yönetimini General Zay’a bırakan generaller Tzukatos ve Isayev’in ölümü ile ödemişti.
Kışın yaklaşması ve ikmal hattının giderek uzaması nedeniyle güvenliğini tehlikede gören Kont Sergei Kamenski Rus ordusunu Tuna kıyılarına geri çekti. 4 Şubat 1811 tarihinde ciddi bir hastalığa yakalanan Kamenski, yerine Çar I. Aleksandr (Rusya) tarafından General Mihail Kutuzov’un Rus ordularının yeni kumandanı olarak tayin edilmesinin ardından, 4 Mart 1811’de 35 yaşında hayata veda etti. Tarihler 1806-1812 Osmanlı Rus savaşları ve bu savaşın içindeki beni de benim köylülerimi de ilgilendiren BATİN SAVAŞLARINI böyle yazmaktadır.

Savaşı kaybeden Osmanlı Devleti barış istemiştir. Bükreş anlaşması ile Eflak – Boğdan Ruslar tarafından Osmanlıya geri verilecek, Beserabya bölgesi Ruslara bırakılacak, Prut Nehri Osmanlı – Rus sınırı olacak ve Sırbistan’a imtiyaz verilecektir.

Bu antlaşma ile ilk kez bir azınlık (Sırplar) imtiyaz kazanmıştır. Bu durum Osmanlıdan ayrılmak isteyen diğer azınlıkların iştahını kabartmıştır.

İşte size doğduğum topraklara ziyaretin sonucu bir tarih gezisi.

*Yazar Hakkında:
Cevdet Akçakoca (1945), Yeminli Mali Müşavir
Bele-Bulgaristan doğumlu olup, ailesiyle 1950’de Türkiye’ye gelmiştir. Bursa Ticaret Lisesi, İstanbul İTİA ve İşletme İktisadi Enstitüsü mezunu olup, 2 çocuk ve 5 torun sahibidir.

BİYPGRAFİ DOSYASI : ÖZEL HARPÇİ YURTSEVER KOMUTANIMIZ Eşref Bitlis PAŞAYI TANIYALIM !!!!


ÖZEL HARPÇİ YURTSEVER KOMUTANIMIZ Eşref Bitlis PAŞAYI TANIYALIM !!!!

ÖZEL BÜRO NOTU : RAHAT UYU KOMUTANIM. SENİ KATLEDENLERE HESABI SORULDU. KOMUTANIM KABRİN NUR TOPRAĞIN BOL OLSUN. NUR İÇİNDE YAT.

Eşref Bitlis (1933, Malatya – 17 Şubat 1993, Ankara), Türk asker. Türk Silahlı Kuvvetleri‘nin 32. Jandarma Genel Komutanı’dır.

Askeri kariyeri[değiştir | kaynağı değiştir]

1952 yılında Kara Harp Okulu‘nu bitirdi, 1954 yılında Polatlı Topçu Okulu’nu bitirerek Teğmen rütbesi ile mezun oldu. 1966 yılında Kara Harp Akademisi‘ni tamamladı. Almanya‘da dil eğitimini tamamladıktan sonra 1969 yılında Türk Silahlı Kuvvetler Akademisi’nden mezun oldu. 1973 yılında Alman Harp Akademisi’ni tamamladı ve bir yıl Kara Harp Akademisi‘nde başöğretmen olarak görev yaptı. 1974 yılında Kıbrıs Harekâtı sırasında Albay rütbesiyle Kıbrıs Türk Alayı Komutanlığına atandı. Bu alayın komutanlığını yaparken Kıbrıs Yunan Alayı imha edildi. 1978 yılında Tuğgeneral rütbesine terfi etti ve Bolu Komando Tugayı Komutanlığına atandı. 1982 yılında Tümgeneral rütbesine terfi etti ve Kıbrıs 28. Tümen Komutanı oldu. 1986 yılında Korgeneral rütbesine terfi etti. 1988 yılında Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanı oldu. 1990 yılında Orgeneral rütbesine terfi etti ve Jandarma Genel Komutanlığı‘na atandı.

Vefatı[değiştir | kaynağı değiştir]

Kuzey Irak’ta konuşlanmış durumda bulunan Çekiç Güç Kuvvetlerinin Türkiye‘den ayrılması gerektiğini ve ABD‘nin Kuzey Irak‘ta oluşturmaya çalıştığı Kürt Devleti’nin Türkiye’nin zararına olduğunu söylüyordu. Bu nedenle Amerika Birleşik Devletleri büyükelçiliği tarafından birkaç defa hükümete şikayet edildiği iddia edildi. 17 Aralık 1992 tarihinde Çekiç Güç’e bağlı Amerikan savaş uçakları, kendilerine bildirildiği halde Irak’ın Selahaddin kentine gitmekte olan Bitlis’in helikopterine taciz uçuşu yaptı ve helikopteri inişe zorladı. Komutanlığı döneminde JİTEM‘in kurularak yargısız infazların yapılmasına ve itirafçılarla birlikte silah ve uyuşturucu kaçakçılığı yapılmasına karşı çıktığı da basına yansıdı.[1] Yine uçağının düşmesi sonucu vefat eden Eşref Bitlis, ölümünden 7 ay önce kendisini gelecekte genelkurmay başkanı olarak görmek isteyen dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal‘a yazdığı son mektupta Kürt sorununa ilişkin şöyle yazmıştır:

« "Sayın Cumhurbaşkanım, Zatı Aliniz bu olaya müdahil olmalı, aksi takdirde bölgede sonu alınamayacak ciddi risk ve tehditlerle karşı karşıya kalabiliriz." »
(Eşref Bitlis’in Turgut Özal‘a yazdığı 1993 tarihli mektubundan[2])

Komplo endişeleri[değiştir | kaynağı değiştir]

7 Şubat 1993 tarihinde İncirlik Üssü‘nden kalkan ABD uçaklarının, PKK‘ya yardım dağıttığı" açıklamasını yaptıktan sonra 17 Şubat 1993 tarihinde içinde bulunduğu Beechcraft B200 King Air tipi uçağın[3] henüz aydınlanamayan nedenlerle düşmesi sonucu hayatını kaybetti.[4] Kazanın ardından olay yerinde inceleme yapan Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş uçağın düşüş sebebinin buzlanma ve pilotaj hatasını olduğunu söylemiş, ertesi gün Genelkurmay Başkanlığı tarafından yapılan açıklamada hiçbir bilirkişi ve teknik raporun olmadığı açıklandı. Kara Havacılık Okulu Komutanı Tuğgeneral Armağan Kuloğlu tarafından kazadan yarım saat sonra hazırlanan bilirkişi raporunda genelkurmay açıklamasını tekrarlamıştır.

Orgenaral Bitlis’in kamuoyunda tartışmalara neden olan ölümünün hemen ardından kendisine yakınlığıyla bilinen Cumhurbaşkanı Turgut Özal geçirdiği kalp kriziyle, ardından Bitlis’in ekibi içinde yer alan Rıdvan Özden ve Bahtiyar Aydın gibi bazı yüksek rütbeli askerler de görevi başında vefat etti. Aynı yıl Türkiye’de derin yankı uyandıran Uğur Mumcu ve Adnan Kahveci suikastleri yapılmış, Bingöl karayolunda 24 Mayıs 1993 PKK pususunda yolları kesilen 33 silahsız er öldürülmüş, hemen ardından Alevi-Sünni çatışmasına sahne olan Sivas Katliamı yaşanmış, yine aynı yıl PKK saldırısında 33 sivilin katledildiği Başbağlar Katliamı yaşanmış, Tuğgeneral Bahtiyar Aydın‘ın Lice’de uzun menzilli tüfekle vurulması olayları arkası arkasına gerçekleşti.[5]

KAYNAK : WIKIPEDIA

1933 yılında Malatya’da dünyaya geldi. 1952 yılında Kara Harp Okulu’ndan Teğmen rütbesi ile mezun oldu. 1966 yılında Kara Harp Akademisini tamamladı. Almanya’da dil eğitimini tamamladıktan sonra 1969 yılında Silahlı Kuvvetler Akademisi’nden mezun oldu. 1973’de Alman Harp Akademisi’ni tamamladı. Bir yıl Kara Harp Akademisi’nde başöğretmen olarak görev yaptı.

1978’de Tuğgeneral oldu ve Bolu Komando Tugay Komutanlığına getirildi. 1982’de Tümgeneral ve Kıbrıs 28. Tümen Komutanı oldu. 1986’da Korgeneral rütbesi aldı. 1988’de Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanı oldu.

1990’da Orgeneral rütbesi aldı ve Jandarma Genel Komutanlığı‘na atandı..

Bitlis bölgede konuşlanmış durumda bulunan Çekiç Güç Kuvvetlerinin Türkiye’den ayrılması gerektiğini açıklıyor ve ABD’nin Kuzey Irak’da oluşturmaya çalıştığı Kürt Devleti’nin Türkiye’nin zararına olduğunu söylüyordu. Bu nedenle ABD büyükelçiliği tarafından birkaç defa Hükümete şikayet edildiği iddia edildi.

17 Aralık 1992’de Çekiç Güç’e bağlı Amerikan savaş uçakları, kendilerine bildirildiği halde Irak’ın Selahattin kentine gitmekte olan Bitlis’in helikopterine taciz uçuşu yapar ve helikopteri inişe zorlarlar.

Eşref Bitlis 17 Ocak 1993’de henüz çözümlenmemiş bir şekilde uçağının düşmesi sonucu öldü.

Diyarbakır’a gitmek üzere Ankara’dan havalanan uçak, kalkıştan birkaç dakika sonra Yenimahalle PTT İşletme Binası önünde yere çakılarak infilak etti. Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis’in yanı sıra, Piyade Binbaşı Fahir Işık, Pilot Binbaşı Yaşar Erian, Pilot Yüzbaşı Tuğrul Sezginler, Başçavuş Emin Özer ve PTT Güvenlik Görevlisi Tuhi Salay’ın ölümüne yolaçan kazadan sonra sabotaj iddiaları da ortaya atıldı. Kara Kuvvetleri Askeri Savcılığı, kazanın yüzde 60 pilotaj, yüzde 40 da buzlanmadan kaynaklandığı gerekçesiyle takipsizlik kararı verdi.

Bu olayın üzerinden 17 yıl geçtikten sonra Eylül 2010 tarihinde JİTEM’in kurucusu olduğu belirtilen ve halen Ergenekon davasında tutuklu yargılanan emekli Albay Arif Doğan‘a ait olduğu belirtilen bir ses kaydı, gündemi sarstı. Doğan, Bitlis’e suikastı JİTEM komutanlarından Cem Ersever’in düzenlediğini öne sürerek, "Ben destek vermezsem ….(nahh) öldürürlerdi." Diyor

KAYNAK : FORSNET

Eşref Bitlis’ten Özal’a son mektup

Orgeneral Eşref Bitlis, ölümünden 7 ay önce dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal’a yazdığı mektupta PKK ile işbirliği içerisindeki bazı isimleri veriyor ve Kürt sorununa çözüm önerileri sunuyor.

Ankara Cumhuriyet Savcılığı’nın ölümüyle ilgili tekrar soruşturma başlattığı Jandarma Eski Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis’in ölümünden 7 ay önce dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal’a yazdığı son mektup ortaya çıktı.

Sabah gazetesinin haberine göre, Bitlis’in "Sayın Cumhurbaşkanım, Zatı Aliniz bu olaya müdahil olmalı, aksi takdirde bölgede sonu alınamayacak ciddi risk ve tehditlerle karşı karşıya kalabiliriz" dediği üç sayfalık mektupta Kürt sorununa ilişkin önemli uyarılar yapılıyor ve çözüm önerileri sunuluyor.

Bitlis, mektubun ilk bölümünde ABD tarafından bölgede konuşlu Çekiç Güç’teki bazı komutanların terör örgütü PKK’ya yardım ettiğini ayrıntıları ile açıklıyor. Bu iddiayı güçlendiren görüntü ve telsiz konuşmaları aktarılıyor. ABD’li bazı komutanlarla, PKK lider kadrosunun yaptığı üç toplantıya ilişkin ayrıntılar veriliyor.

Eşref Bitlis, mektubunda ikinci olarak devlet içindeki bazı unsurların terörden rant sağladığını vurguluyor ve isimler veriyor. Güneydoğu’daki bazı işadamlarının güvenlik güçlerinin de desteğini alarak bölgede terör örgütü PKK adına kaçakçılık yaptığını belirtiyor. Mektubun ikinci bölümünde ise Kürt Sorunu Çözüm önerilerini içeren bir rapordan bahsediliyor. "Kod Adı: Kale" olarak tanımlanan planda öncelikli olarak terör belasının defedilmesi gerektiği belirtiliyor. İkinci aşamada ise Kürt halkına yönelik ılımlı adımların atılması için devlet politikası oluşturulması gerektiği vurgulanıyor ve "Bölge halkının kazanılması zaruridir. Halk yanlış yönetim ile terör örgütü arasında sıkışmış durumdadır. Bunu suiistimal eden unsurların bertaraf edilmesinin zorunluluğu ortadadır" tespitinde bulunuluyor.

MGK GÜNDEMİ OLDU
Kürt sorunu çözüm planını ciddi şekilde değerlendiren Turgut Özal, kendisine gelen mektuptan sonra Org. Bitlis ile iki görüşme gerçekleştiriyor. Bitlis Paşa’dan planın nasıl uygulanması gerektiğine ilişkin ayrıntılı yeni bir çalışma yapmasını istiyor ve bu konuda bazı sivil isimlerden yardım alabileceğini belirtiyor. Turgut Özal, Bitlis’le yaptığı ilk görüşmeden sonra konuyu devletin zirvesinde tartışmaya açıyor. Planın içeriğini önce dönemin Başbakanı Süleyman Demirel ve Genelkurmay Başkanı Org. Doğan Güreş ile değerlendiriyor. Konunun ayrıntıları daha sonra MGK toplantılarında ele alınıyor. Özal, Bitlis’in de tavsiyesine uyarak MGK’nın Ağustos 1992 tarihli toplantısını Diyarbakır’da olağanüstü topladı. 27 Ağustos tarihinde gerçekleştirilen toplantı sonrasında 6 maddelik bir bildiri yayınlandı. Adeta "Kod Adı: Kale" planının izlerini taşıyan bildiride "terörle mücadelenin yasalar çerçevesinde yürütüleceği" ve "Bölge halkının yaşam seviyesinin yükseltilmesi için" çalışmalar yapılacağı vurgulandı. Eylül, Ekim, Kasım, Aralık 1992 tarihli MGK toplantılarda da terör konusu ayrıntılı bir şekilde işlendi ve aynı şekilde bildirilere yansıtıldı.

EŞREF BİTLİS KİMDİR?
1933’te Malatya’da dünyaya geldi. Kara Harp Okulu’ndan 1952’de teğmen rütbesiyle mezun oldu. 1966’da Kara Harp Akademisi’ni tamamladı. Dil eğitimini Almanya’da yapıp 1969’da Silahlı Kuvvetler Akademisi’nden mezun oldu. 1973’te Alman Harp Akademisi’ni bitirdi. Bir yıl Kara Harp Akademisi’nde başöğretmen olarak görev yaptı. 1978’de tuğgeneral oldu ve Bolu Komando Tugay Komutanlığı’na getirildi. 1982’de tümgeneral ve Kıbrıs 28. Tümen Komutanı oldu. 1986’da korgeneral rütbesi aldı. 1988’de Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanı oldu. 1990’da orgeneral rütbesi aldı ve 20 Ağustos 1990’da Jandarma Genel Komutanlığı’na atandı. 17 Şubat 1993’te uçağının düşmesi sonucu Ankara’da öldü.

RAHATSIZ OLDULAR
Org. Bitlis’in Kürt sorununa ilişkin çözüm planı devlet içinde bazı kesimlerde rahatsızlığa neden oldu. TSK içinde de bazı komutanlar Org. Bitlis’e yönelik sert eleştiriler dile getiriyor, rahatsızlığın bir başka boyutunu ise Org. Bitlis’in planın uygulanması konusunda doğrudan Cumhurbaşkanı Özal ile temasa geçmesi oluşturuyordu. Bitlis’in bu çalışmaları bazı dış güçler tarafından da yakın takibe alındı. Bitlis’i Erbil’e götüren helikopter taciz ateşi ile karşılaştı. Özal ile ikinci görüşmesini Aralık 1992’de yapan Bitlis, bütün ağırlığını bundan sonra Kürt sorunu üzerine verdi. Kendine yakın kurmay kadrodan bir ekip oluşturdu. Bu isimlerle planın ayrıntıları üzerine yeni bir çalışma başlattı. Ancak bu sırada uçak kazası oldu. Yapılan açıklamalarda uçağın buzlanmadan düştüğü belirtildi, ancak kaza sonuç raporu kimseyi tatmin etmedi.

KAYNAK : NTV

Eşref Bitlis bugünleri görmüştü!

Jandarma Genel Komutanı Org. Eşref Bitlis’in katledilişinin 25. yılı. Bitlis, ABD’nın Kürt projesine engel olduğu için CIA operasyonuyla katledildi.

Jandarma Genel Komutanı Org. Eşref Bitlis’in katledilişinin 25. yılı. Bitlis, ABD’nın Kürt projesine engel olduğu için CIA operasyonuyla katledildi. Uçağına yapılan suikastla hayatını kaybeden Bitlis, geleceğin Genelkurmay Başkanı adayıydı. Kürt meselesinde, ABD’nin bölgede çevirdiği oyunları fark eden Bitlis, bunu bölge ülkeleri ve güçleriyle işbirliği yaparak bozmaya çalıştı. Aydınlık, olayın ilk gününden bugüne takipçisi oldu. Örtülmeye çalışılan suikastı aydınlattı. Perde arkasındaki Gladyo’yu gün yüzüne çıkardı.

GÜRÜŞ’İN YILLAR SONRAKİ AÇIKLAMASI

Org. Eşref Bitlis suikastının soruşturmasında ifade verdiği ileri sürülen zamanın Genelkurmay Başkanı Org. Doğan Güreş’in, "Bitlis’in ölümünde buzlanma yalandı. Pilotoj hatası da tespit edilmedi" şeklindeki açıklamaları, Aydınlık’ın 19 yıl önceki haberlerini doğruladı.

Yeni Şafak gazetesinin 3/4 Şubat 2012 tarihli sayılarında yeralan haberde, "Güreş’in ifadeleri soruşturmanın seyrini değiştirecek" deniliyor. Oysa Aydınlık 17 Şubat 1993 günü şehit edilen Org. Bitlis’in uğradığı uçak kazasının peşini bırakmamış ve 18 Eylül 1993 tarihli sayısında ‘Suikat değil kaza’ denilen olaya, ‘Kaza değil suikast’ başlığıyla yanıt vermişti. Bununla da Bitlis Dosyası’nı açmış oldu.

KALKIŞTAN 5 DK SONRA YERE ÇAKILDI

Org. Eşref Bitlis o gün uçağıyla Diyarbakır’a gidiyordu. Özel uçak, Ankara Güvercinlik Askeri Havaalanı’ndan 12.20’de kalktıktan 5 dakika sonra ‘arıza anonsu’ yaptı ve kısa süre içinde yanarak yere çakıldı. Uçağın içinde bulunan Org. Bitlis ile birlikte Albay Fahir Işık, Binb. Yaşar Erihan, Yzb. Tuğrul Sezginler ile Astsubay Emin Önen şehit oldu.

Olay yerine gelen zamanın Genelkurmay Başkanı Org. Doğan Güreş, Başbakan Süleyman Demirel gazetecilerin ‘Sabotaj mı?’ sorusuna "Öyle berşey yok" karşılığını verdiler. Genelkurmay Başkanlığı tarafından 2 gün sonra yapılan açıklamada ise "Ani buzlanma" dendi.

Ertesi günkü gazetelerin çoğu da ‘Sabotaj değil kaza’ manşetini attılar. Aydınlık ise işin peşini bırakmadı. Aydınlık’ın 19 Eylül 1993 tarihli manşeti ‘GATA’nın otopsi raporu Güreş’in emriyle yok edildi’ şeklindeydi. Bitlis’in yakınında bulunan bir kurmay subay Aydınlık’a, "Bitlis öldürüldü. ABD-PKK ilişkisini kanıtlamıştı" dedi.

SUİKAST MOTORA YAPILDI

Aydınlık’ın ortaya çıkardığı önemli bir bilgi ise ‘suikastın motora yapılması’ydı. Plana göre, yakıt deposuna konulan bir madde, uçak havadayken motora giden yakıt borularını tıkayacak ve uçak yere çakılacaktı. Pilotun son anonslarında ‘motor arızası’ demesi bunu kuvvetlendiriyordu. Uçağa bu maddeyi ise önceden içerden ‘güvenilir’ birisi koydu.

‘BUZLANMA’ DEMİŞLERDİ

Suikastın en önemli yalanı ‘uçak kalkıştan sonra buzlandı ve yere çakıldı" şeklindeydi. Bu da ‘kaza’ya gerekçe yapıldı. Bir de raporlarda ‘pilotoj hatası’ deniliyordu. Olayda şehit olan Pilot Yzb. Tuğrul Sezginler’in ailesi, Milli Savunma Bakanlığı’na dava açtı ve olayın kaza olmadığını kanıtlamaya çalıştı. Sezginler sıradan bir pilot değildi. Kullandığı uçaklara göre eğitim almış ve bu konuda da bir hayli deneyimi vardı.

‘EKSİ 60 DERECEDE UÇAR’

Aile olayın peşini bırakmadı. Avukat Nusret Senem uzun yıllarını bu davaya verdi ve çok önemli kanıtları ortaya koyarak davayı belli bir aşamaya getirdi. Senem, uçağın ABD’deki firmasına iddialara soru olarak gönderdi. Gelen bilgiler, olayın çözülmesinde önemli ipucu oldu: "Uçaklarımız sağlamdır. Eksi 60 derecede bile uçar. Kaldı ki uçağın buzlanmaya karşı sistemi var ve anında devreye girer."

Esenboğa Meteoroloji Müdürlüğü de bunu destekler mahiyette, o günkü hava soğukluğunun sadece küçük tip uçaklar için sorun olacağını ve büyük tip uçaklarda buzlanma yaratmayacağını açıkladı. Aile olayın peşine düştükçe, yeni bilgilerle olayın esrar perdesi aralanmaya başladı. Her gelen yeni bilgi ‘suikastı’ güçlendirdi. Önemli bir konu da, kazadan sonra motorun ciddi bir incelemeye tabi tutulmamasıydı. Kaza sonrası enkazın süpürgeyle kaldırılması da ayrı bir sorundu. Tıpkı Uğur Mumcu suikastından sonra delillerin süpürülmesi gibi!

BİTLİS NEDEN HEDEF SEÇİLDİ!

Geleceğin Genelkurmay Başkanı olarak görülen Eşref Bitlis, ABD’de değil Almanya’da eğitim almış ve ayrı bir ekoldendi. Özellikle ‘Kürt meselesi’nde ‘Bölgesel çözüm’ peşindeydi. Buna ‘Bitlis Planı’ deniliyordu. Bitlis, Gladyo’nun Güneydoğu’da uyguladığı şiddet ve göç politikasından da rahatsızdı. Planda şu önemli başlıklar vardı: "Bölge halkı kazanılacak. Irak yönetimi, Barzaniler ve Türkiye ortak hareket edecek. Dış destekli PKK, bölgeden çıkarılacak."

PKK’nın arkasında ABD ve Batılı güçlerin de olduğunu tespit eden Org. Bitlis, buna ilişkin görüş ve önerilerini zamanın Cumhurbaşkanı Turgut Özal’a da rapor etmişti. (22 Mart 1992 tarihli mektubu gibi…) Özal’ın da bu raporları, ABD’li yetkililere verdiği ve bu bilgilerden rahatsız olan ABD’nin de, CIA üzerinden Türkiye’deki Gladyo unsurlarını kullanarak suikastı planlandıgı ileri sürüldü.

Aydınlık, olayda ABD’nin Adana Konsolosu Elizabeth Shelton’un da etkin olduğunu yazdı. Aydınlık Haber Müdürü Adnan Akfırat da gelişmeleri ‘Eşref Bitlis Suikastı’ ismiyle kitaplaştırdı. Dönemin Jandarma Asayiş Komutanı Org. Necati Özgen’in, 2002 yılında Ulusal Kanal ve basına yaptığı "1992 yılında Irak’ın kuzeyinde bir operasyon sırasında Org. Bitlis’in içinde bulunduğu Sikorsky helikopteri, ABD jetlerinin tacizine uğradı. İçinde ben de vardım. Neredeyse yere çakılacaktık" açıklaması, olayın perde arkasına ilişkin önemli bir bilgi olarak kayıtlara geçti.

‘TÜRK ORDUSU HİZADAN ÇIKTI’

Bitlis’in ölümüyle ‘bölgesel iş birliği planı’, rafa kaldırıldı. Org. İsmail Hakkı Karadayı’nın Genelkurmay Başkanlığı döneminde ise plan 1995 Mart’ında yapılan ‘Güneş Harekâtı’ ile hayata geçirildi. Harekâtı öğrenen CIA, 12 Mart günü İstanbul’da Alevi derneklerine Gladyo elemanlarını saldırtarak kışkırtmada bulundu çok sayıda vatandaşımızın hayatını kaybetmesine neden oldu. Tertip büyümeden bastırıldı.

Buna rağmen, Bitlis Planı uygulandı ve Irak yönetimi, Barzani ve Türkiye’nin ortak hareketiyle bölgedeki ‘CIA Peşmergeleri’ kovuldu. Irak, Türk sınırına kadar bölgeye hakim oldu. Bu harekât Batı basınında "ABD’nin, Vietnam’dan sonraki en büyük yenilgisi" olarak değerlendirildi. ABD’nin Türk ordusuna düşmanlığı da bundan sonra arttı. ABD ve Batı basını sürekli olarak TSK’yı hedef alarak "Türk ordusu hizadan çıktı" yorumları yapmaya başladı.

Bitlis’i sadece ABD hedef yapmadı. Ergenekon tertipçileri de onun ismini ‘şema’ üzerinden iddianameye sokarak hedef yaptılar.

KAYNAK : AYDINLIK

VİDEO LİNK : https://www.youtube.com/watch?v=yNphQUy5Jro

VİDEO LİNK : https://www.youtube.com/watch?v=z0ap9_iy5ks

VİDEO LİNK : https://www.youtube.com/watch?v=tQoaIFL10_k (BÖLÜM 1)

VİDEO LİNK : https://www.youtube.com/watch?v=YULbm4nmcvw (BÖLÜM 2)

CIA DOSYASI : CIA Formers Fear ‘Ignorance and Psychosis’ in the White House


CIA Formers Fear ‘Ignorance and Psychosis’ in the White House

A surge of public activism by former CIA personnel is one of the most unexpected developments of the Trump presidency, and it is accelerating.

Two former CIA officers—both Democrats, both women, both liberal—were elected to Congress on November 6. Abigail Spanberger, former operations officer, was elected in Virginia’s 7th District. Elissa Slotkin, former analyst, won in Michigan’s 8th District. Both Spanberger and Slotkin incorporated their intelligence experience into their center-left platforms.

Their victories tripled the number of CIA “formers” in Congress. Rep. Will Hurd (R-TX), previously the only former intelligence officer on Capitol Hill, won re-election by defeating Gina Ortiz Jones, herself a former military intelligence officer.

They are hardly alone. Former directors John Brennan and Gen. Michael Hayden are among Trump’s harshest critics. Other former CIA leaders like Michael Morell and John McLaughlin are critical but more circumspect. As a group, they are far more outspoken about the current president than, say, former director George H.W. Bush was about President Jimmy Carter in the late 1970s. When Trump threatened to pull Brennan’s security clearance, more than 70 former intelligence officers signed an open letter calling Trump’s action a threat to free speech.

At the halfway point in Trump’s first term, these formers see themselves as a bulwark of an endangered democracy. The president and his supporters see a cabal of “deep state” radicals out to overturn the will of the people. With the appointment of Matthew Whitaker, an unqualified political operative, as Attorney General, Brennan said a “constitutional crisis” is fast approaching. The clash between a willfully ignorant commander in chief and a politicized intelligence community seems sure to deepen.

Nada Bakos, former CIA targeter

“I think the blatant disregard for the threat of foreign influence in our election and the demonization of the Intelligence Community was a turning point for a lot of us,” former branch chief Cindy Otis told me in an email. “…Critics can call me ‘The Deep State,’ but I joined the CIA under George W. Bush and the vast majority of people at CIA lean conservative on foreign policy/natsec [national security] issues.”

All of the former CIA personnel I interviewed spoke of the ideals of disinterested intelligence collection and analysis as the basis for their opposition to Trump.

“It is pounded into you: To be in the CIA, you have to be as objective as possible,” said Nada Bakos, author of a forthcoming memoir, The Targeter, about her CIA career. “Your personal beliefs don’t have a place in dealing with facts objectively.”

Kent Harrington, former CIA station chief

But history tells us the apolitical ideals of the agency have often been observed in the breach without provoking a revolt in the ranks. In the 1980s, former director Bush and a host of senior agency operatives joined the Iran-Contra conspiracy. They sought to subvert the Democratic majority in Congress that had banned covert intervention in Central America. The agency’s rank and file did not object. Indeed, many applauded when President Bush pardoned four CIA officials who had been indicted in the scandal.

After the 9/11 attacks, the consensus in Langley that torture was a permissible, effective and necessary counterterrorism technique no doubt struck many intelligence officers as apolitical common sense. But, of course, adopting “extreme interrogation tactics” was a deeply political decision that President Bush embraced, and President Obama repudiated. Most CIA personnel I’ve spoken to were glad to defer to the commanders in chief on such a controversial issue.

Trump is another story. Kent Harrington, a former station chief who served as agency spokesman, says historical comparisons miss “a huge and obvious point.”

“We are dealing with a level of ignorance and psychosis in the Oval Office and dysfunction in the so-called administration itself that makes drawing parallels, much less conclusions about Trump vs. previous national leaderships perilous to say the least,” Harrington wrote in an email.

Turning Point

Rep. Abigail Spanberger, Virginia Democrat, former CIA officer.

The problem with Trump in the eyes of these CIA formers is almost pre-political. The president’s policy decisions matter less than his contempt for intelligence and the system that collects it.

“When we see things that are blatantly wrong, and the president is responsible, it is fair to speak out,” Bakos said in an interview. “If you’re silent, you’re part of the problem.”

The formers speaking out against Trump, she said, are simply defending “all the things that as agency officers we swore to uphold. The Constitution, as it was written. Freedom of speech. The values of democracy vs. nationalism.”

Although no one said it explicitly, former personnel know better than anyone that the CIA has a license to kill. The agency can spy, capture, bomb and assassinate. It can overthrow governments, foster (or smash) political movements, even re-organize entire societies, according to the inclinations of the president and his advisers.

CIA operatives could trust both neoconservative George W. Bush and internationalist Barack Obama with that arsenal because they believed, whatever their politics, both presidents were rational actors. With Trump, they can have no such confidence.

Trump’s contempt for the intelligence profession, weaponized in his “deep state” conspiracy theories, has agency personnel feeling professionally vulnerable, perhaps for the first time. An irrational chief executive has shattered their apolitical pretensions and forced them to re-examine what their core beliefs require.

Larry Pfeiffer, former chief of staff to Hayden, told me, “Until now I’ve been mostly a Republican voter at the national level because Republicans shared my views on national security. For a lot of people inside the national security community, that is not necessarily the case anymore. The Republican Party under Trump has abandoned people like us.”

When Pfeiffer told me, “Who knows? I might have to vote for Elizabeth Warren, or Bernie Sanders in 2020,” he sounded amazed by the possibility but also open to it. Two years of Trump can do that to a former spy.

The point is not that the CIA is getting more liberal, says John Prados, author of The Ghosts of Langley, a history of the agency. Rather, the election results show that the voting bloc that supports the president now skews even more to the hard right. “The migration of [the] political spectrum to the right makes the agency look more liberal than it is,” he said in an interview.

“I find it sad—and maybe a few other adjectives—that Brennan now gets a pass for some of [the] things he did as director, just because he’s combatting Trump,” Prados said.

Prados also distinguished between former and current CIA personnel. While Trump has nothing but scorn for the former intelligence chiefs who blast him on CNN and MSNBC, he does have something to offer the agency’s current leaders: a policy mission they may find urgent.

“If Trump is going to carry out a secret war against Iran as he seems to want to do, who is our ally?” Prados asked. “Mossad [the Israeli intelligence service]? Who can work with Mossad? The CIA. If that is Trump’s Middle East agenda, the interests of current CIA people and the formers may diverge.”

But Harrington argues the crisis facing the CIA, and other federal agencies, goes beyond any one policy.

“Trump is not only relying on lies and falsehoods in his public statements, but I have to believe he is pushing back on the realities that are brought to him. Imagine Gina Haspel goes to the White House with a briefer to talk about the latest intel on—fill in the blank: North Korea’s missile program. What China is doing to supplant America in Asia. Where Europe wants to go with NATO. Does the president listen or care? Or even understand? We’re not in crisis on any one issue, but can we really say the government is functioning?”

Harrington expects the mistrust between the president and the intelligence community to grow in the next two years.

“No director of any federal agency can turn away the inquiries of the Democratic House,” Harrington said. “CIA people have to deal head on with the consequences of a president who is fundamentally not dealing with reality.”

If there’s one thing to be learned from talking to former CIA personnel, it’s the sense that the CIA system—powerful, stealthy, and dangerous—is blinking red about the latest* news of an authoritarian leader in an unstable nation.

ASSASINATIONS FILES : Behind the Khashoggi Coverup, the Pursuit of Proxy War With Iran


Behind the Khashoggi Coverup, the Pursuit of Proxy War With Iran

If you watch close up in Washington, you can sometimes see the secret sector of the U.S. government in action. This doesn’t require a security clearance or inside sources. Sometimes you can see it happening in public in the presentations of the capital’s think tanks.

After Jamal Khashoggi disappeared, I wrote that the case of the murdered journalist would not impede Trump’s policy of confronting the Islamic Republic, diplomatically and militarily. Last week, I went to a panel discussion at the New American Foundation for a panel discussion on “Iran and Proxy War,” which did more than confirm my prediction. It also illuminated some of the motive forces behind Trump’s warmongering against Iran.

Rest assured Trump is not going to declare war on Iran. He’s not going to invade on false pretenses a la George Bush. With the help of a supine Congress, U.S. presidents no longer bother with the constitution’s requirements for going to war.

Rather, the administration is pursuing war against the Iranians by proxies, that is to say, surrogates. America’s surrogates are Saudi Arabia and Israeli. Iran’s proxies are Hezbollah, the Lebanese militia, and to a lesser extent, the Houthi clans of Yemen.

The New America event attracted me in because think tanks are a leading indicator of U.S. policy. They are halfway houses for policymakers rotating in and out of government with the change of presidential administrations. At their best, they combine the scholarship of a high-powered university with the ruthless calculations of political consulting firm.

At their worst, these organizations articulate the agenda of their funders without disclosing their purpose. This sort of garden variety corruption surprises only the Washington news editors and those who believe that an escort service provides companionship at dinner time.

The assassination of Jamal Kashoggi shattered Saudi Arabia’s respectable image in Washington, which had been burnished by multi-million dollars contributions to Washington’s leading think tanks.

The Gulf countries, of course, are only following the example set by others. The Brookings Institution received a seven-figure check from I”Power Rangers” magnate Haim Saban, a fervent Zionist. No surprise, that Brookings’ Mideast experts overwhelmingly side with the government of Israel and rarely fund or present Palestinian thinkers.

And, let’s not forget progressives play the game too, although not as often. A 2013 New York Times report found that the government of Norway gave the Center for Global Development a donation for in return for persuading US government officials to increase funding for global forest protection efforts by $250 million.

And New American Foundation plays for pay too. When my friend Barry Lynn welcomed European Union antitrust action against Google, the Internet giant and a New America funder demanded he be fired. He was.

Revealing Biases

I do not disdain think tanks for their corrupt biases. Rather, their scantily clad biases are what I love about them, especially when it comes to national security issues. Money and the policy positions it buys in Washington are leading indicators of both U.S. policy and the agendas of secret intelligence services.

In 35 years in Washington journalism, I have learned that think tanks have a built in affinity for secret government at least two ways.

First, think tanks seek to influence U.S. policy in public and behind the scenes. So their funding sometimes betrays the agenda they seek to conceal. The moderator of the New America event, for example, took care to thank the sponsor, Raytheon, the weapons manufacturer. The Saudis have used Raytheon’s’ rockets to massacre Houthi civilians for the past three years. As I reported in Salon earlier this year, Raytheon’s profits are booming, thanks to America’s proxy war with Iran.

I was not surprised that the New America panel discussion, moderated by retired Lt. Gen. Ben Freakley tilted in the direction of assuming as U.S.-Iran proxy was not only inevitable but necessary. I was enlightened. Raytheon supports Trump’s proxy war with Iran because it is good for their business model, dead wedding celebrants notwithstanding.

Second, think tanks are the conveyor belt for secret policies to be presented publicly. Think tank panel discussions are a venue where smart people talk about classified matters in an unclassified setting. Even if the speakers don’t betray secret information, they illuminate how policymakers inside the secret agencies seek to justify their actions publicly.

One of the speakers at the New America event, Norman Roule is a former National Intelligence Manager for Iran in the office of the Director of National Intelligence. He made the case for an aggressive policy against Iran with the sort of bellicose talking points the Trump White House might use. “When has Iran been punished since 2011 for crossing an American red-line?” Roule asked.

Another takeway: we’re going to be hearing more about Trump’s “red lines” for Iran.

So, in the Q&A session that followed the speaker’s remark I played the party pooper. I asked the panel if Trump’s proxy war would be affected by the Khashoggi affair

Roule downplayed the important of Saudi as allies. “What does Saudi Arabia do anyway?” he said. Mainly supply oil so that sanctions on Iran don’t raise gas prices in America. In a practical sense, he’s right. Saudi Arabia isn’t a significant military power. But politically, he’s blowing smoke.

Trump, of course, has said Saudi participation is vital, which is why he exonerated Crown Prince Mohammed bin Salman against the judgement of his own CIA. Without an Arab partner, Trump’s proxy war against Iran, aided by Israel, looks like another Bush-style intervention, a “crusader war” pitting Christian and Jewish power against a Muslim nation. Trump needs Saudi Arabia to clothe an effort that might otherwise look like naked aggression.

The lone voice questioning the proxy war premise was Candace Rondeaux of Arizona State University. The whitewashing of Khashoggi’s killers “highlights the fundamental problem of our credibility on human rights.”

A third panelist, Karim Sadjadpour of the Carnegie Endowment, explained Trump’s problem, post-Khashoggi. Sadjadpour is not an advocate of war against Iran but he does favor a “containment” along the line of U.S. policy toward the Soviet Union in the Cold War: avoid a direct military confrontation but apply pressure through proxies.

“The European Union says Iran is a stabiliizing force in the region and Saudi Arabia is the destabilizing force. The U.S. says Saudi Arabia’s challenge to Iran is a positive action,” he said. “The Khashoggi affair totally disrupts Trump’s policy. It makes it much, much more difficult to convince our allies that they should be pressuring Iran. No one will associate with the Saudis now.”

Nobody except the Trump administration and its proxies.

SUİKASTLER DOSYASI /// VİDEO : ABD BAŞKANI JOHN F. KENNEDY SUİKASTİ İLE İLGİLİ YOUTUBE’DA BULUNAN 13 ADET VİDEOYU DİKKATİNİZE SUNARIZ. (İNGİLİZCE)


ABD BAŞKANI JOHN F. KENNEDY SUİKASTİ İLE İLGİLİ YOUTUBE’DA BULUNAN 13 ADET VİDEOYU DİKKATİNİZE SUNARIZ. (İNGİLİZCE)

  1. https://youtu.be/W-l23ec-4mc
  2. https://youtu.be/L6zYC6gFCdw
  3. https://youtu.be/6NTpmyYleXE
  4. https://youtu.be/Tj90ti1zb0k?list=UUSDq2dycdWkU6pu0Uyvbw2w
  5. https://youtu.be/meiGNwH3H30
  6. https://vimeo.com/103542703
  7. https://youtu.be/0fkKnfk4k40
  8. https://youtu.be/qAOYnBPfLJM
  9. https://youtu.be/Z13A3Tn-p88
  10. https://youtu.be/Xy1_g_r_WTM
  11. https://youtu.be/7XkAIUMuhZc
  12. https://youtu.be/r-J15OtRePA
  13. https://youtu.be/cKalwSGEtgU